Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Darbe öncesi tatile çıkan ajanlar

        Martin McDonagh’ın yeni filmi “Vahşi At Dokuz” (Wild Horse Nine), 1973 yılında Şili’de geçiyor. Seçimle iktidara gelen Allende’nin General Pinochet tarafından askeri darbeyle devrilmesinden önceki günlerde… Santiago’da görevli iki CIA ajanı, Chris Carlisle (John Malkovich) ve Lee Chesterfield (Sam Rockwell), Paskalya Adası’na tatile gidiyorlar. Bu arada, Chris hatıralarını yazmak istiyor. CIA’in Şili operasyonunu yöneten MJ (Steve Buscemi) ise bu fikirden hoşlanmıyor.

        “Vahşi At Dokuz”un öne çıkan ilk özelliği, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin küresel ölçekte CIA üzerinden uyguladığı gizli operasyonları açık şekilde eleştirmesi… Öyle ki, filmin getirdiği politik eleştiriye alt metin demek imkânsız. Şili’deki darbenin ve darbe sonrası gerçekleşecek tüm operasyonların -yaklaşık kaç bin kişinin öldürüleceğine, insanların nasıl toplanacağına varana kadar-bizzat CIA tarafından detaylı şekilde planlandığı net olarak söyleniyor. Film, ABD’nin Şili’deki askeri darbeyi desteklediğini vurgulamak dışında bir şey daha yapıyor. CIA’in, J.F. Kennedy suikastında oynadığı rolü tartışma götürmez, apaçık bir gerçeklik olarak önümüze sürüyor ve hikâyeyi bunun üzerine kuruyor.

        REKLAM

        Film ilerledikçe üç CIA görevlisi için JFK suikastının bir tür dönüm noktası olduğu anlaşılıyor. Özellikle de Chris için… Seçilmiş bir ABD Başkanı’nın gizli servis tarafından planlanan siyasi suikasta kurban gitmesi, filmdeki ajanları içten içe çürüten kirli olaylardan sadece biri… Aralarında geçen konuşmalardan Chris ve Lee’nin darbe operasyonlarını planlamanın ötesinde birçok ülkede bizzat tetikçilik yaptıklarını, bir sürü insanın canını aldıklarını öğreniyoruz.

        Chris için JFK kadar önemli bir başka dönüm noktası, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin seçimle iktidara gelen ilk başbakanı Patrice Lumumba’nın öldürülmesi… 1961 yılında CIA destekli yerel rakipleri ve Belçikalı subaylar tarafından kaçırılan, işkence gördüktensonra öldürülen Lumumba ile Chris arasında geçen, muhtemelen hayalürünü olan ama gerçekleri yansıtan diyalog, McDonagh’ın getirdiği sert politik eleştirinin örneklerinden biri…

        REKLAM

        Filmde ABD’nin Soğuk Savaş politikaları ve CIA’in operasyonları, daha çok Chris’in bakış açısından dile getiriliyor. Kendine karşı en mesafeli ve eleştirel olduğu anda bile kaba kuvvete inanan; buna karşılık ABD’nin o dönemki sloganı “Hür Dünya” fikrine olan inancını çoktan kaybetmiş biri…

        Chris’in finale doğru Şilili üniversite öğrencisi genç Monica (Mariana di Girolamo) ile yaptığı konuşma, akılda kalıcı anahtar bir sahne...Monica “Olacakları nasıl engelleyebiliriz?” diye sorduğunda Chris’in aklına gelen yanıt, en başından beri kaba kuvvetle şekillenmiş siyasi bilincini yansıtıyor.

        Chris, bağlı bulunduğu teşkilatın komünizmden ziyade demokrasiyihedef aldığının farkında… Monica ile konuşurken tek sorunun CIA değil, yerel işbirlikçiler olduğunu söylediği bir sahne var: “Onlar her zaman silahlarıyla karşınızda olacak ve kazanacaklar” demesi,düşüncelerinin özeti niteliğinde. Çünkü demokrasiye, özgürlüğe, yürüyüşe, politik eyleme değil sadece silahların gücüne inanıyor.Zaten tüm muhaliflere, yakında hayatını kaybedecek veya içeri girecek insanlar olarak bakıyor.

        REKLAM

        Lee ile ikisinin, “siyasi doğruculuğun” her söyleminden nefret eden insanlar oldukları belli… Paskalya Adası’nın gerçek ismi olan Rapa Nui’yi veya heykellere yerli dilinde Moai dendiğini kendilerine hatırlatanlara kaba ve agresif davranıyorlar. Yerli (indigenous) kelimesine dahi katlanamamaları, her tür siyasi doğruculuktan nefret ettiklerinin kanıtı… Yani, ideolojik veya politik olarak kendileriyle yüzleşmeleri nerdeyse imkânsız iki anti kahramanı temsil ediyorlar.

        Buna karşılık, Chris’i, film boyunca sağ siyasetin değerlerine, vatanseverliğe, antikomünizme tutunmaya çalışırken görmememiz,bence hayli kritik bir nokta… Katolik olarak yetiştirilmiş biri ama rahibin Allende yanlısı gençleri kiliseden kovduğu sahnedeki alaycı hali, din üzerinden hesaplaşma yaşamayacağını belli ediyor. Kaldı ki, yaşadığı şey, hesaplaşmadan ziyade bilinçdışından sızan ve tüm bilincini ele geçiren katıksız bir vicdan azabı… Çünkü inandığı her şeyin çöktüğü bir noktaya gelmiş durumda.

        REKLAM

        İşte tam da burada, Paskalya Adası’nda karşısına çıkan vahşi atlar, onun için ayrı bir anlam taşıyor. Evet, vahşi atlar doğanın gücünü, özgürlüğünü simgeliyor filmde. CIA ajanlarının, askeri darbelerin ve silahlı güçlerin ilişemeyeceği vahşi bir özgürlüğü... Ama finalde Chris’in vahşi atlarla kurduğu o sessiz iletişimin önemine ayrıca vurgu yapılıyor. Martin McDonagh konuya derinlemesine ve ayrıntılı girmiyor. Hatta Chris’in duygusal değişimi açısından Monica’yı daha önemli bir dramatik figür olarak konumlandırıyor ama finalde hepimize at – insan ilişkisine dair bir “ev ödevi” veriyor adeta.

        Atlar ve insanlar arasındaki o tarifsiz, sessiz bağ, aslında kelimelerin yetersiz kaldığı şifa bulma alanlarından biri olarak kabul ediliyor. Ta kadim dönemlerden beri… Günümüzde bilimsel olarak At Destekli Terapi veya At Refakatli Psikoterapi olarak adlandırılıyor ama mistik ve sezgisel boyutu olduğu inkâr edilmiyor.

        REKLAM

        Yıllardır bu alanda çalışan arkadaşım Aydın Soysal’dan öğrendiklerim ve internetten okuduklarım, atların çevrelerindeki enerjisel, ritmik ve hormonal değişimi sezecek şekilde evrimleşen hayvanlar olduğu…Bir atın yanına gittiğinizde, at sizin kalp ritminizi, kaslarınızdaki mikro gerginlikleri ve salgıladığınız stres hormonlarını seziyor. İçinizde öfke veya korku varsa ve dışarıya sakin görünmeye çalışıyorsanız, durumu seziyor, size mesafeli duruyor. Ne zaman ki kendinize karşı dürüst olup o acıyı veya kırılganlığı kabul ediyorsunuz, at ancak o zaman size yaklaşıyor. Belli ki Chris de tam olarak bu yakınlığın gücünü hissediyor.

        REKLAM

        Paskalya Adası veya yerlilerin söylediği gibi Rapa Nui de filmin bir başka önemli metaforu... Dünyanın geri kalanından ve güç savaşlarından uzakta izole bir coğrafya her şeyden önce… Chris’in burayı düşünceleriyle baş başa kalmak için seçtiğini düşünmek olası... “Büyük kafalar” dediği ve adaya gelir gelmez görmek istediği Moai heykelleri, insan ömrünün gelip geçiciliğini yüzüne vuran, arkeologların tam olarak çözemediği bir gizemi temsil ediyor. Heykeller onun için anlam arayışının son durağı... Ama aradığı her neyse onu heykellerde değil, atlarda buluyor. Adaya, Chris için geçmişteki günahlarıyla yüzleşip dünyaya veda edebileceği bir tür araf olarak bakmamız mümkün.

        REKLAM

        Chris bizim için sürprizli bir karakter. İlk başta tam bir umutsuz vaka veya baş belası gibi geliyor ama film ilerledikçe John Malkovich’in şahane yorumunun katkısıyla zihninden geçenleri ve duygularını daha iyi anlamaya başlıyoruz. John Malkovich, Chris’in duygusal katmanlarını giderek derinleştiriyor.

        Sam Rockwell’in her zamanki oyunculuk kalitesiyle canlandırdığı Lee Chesterfield karakterinde de durum farklı değil. Lee, içinde olup bitenleri çok ele vermeyen biri… Ne yapacağını, nasıl davranacağını son anlara kadar kestiremiyoruz. Ama Chris’i gerçekten sevdiğini ve arkadaşlıklarına değer verdiğini hissediyoruz. Eşiyle (Parker Posey) ilişkisini de düşündüğümüzde karakterin duygusal portresi derinleşiyor.

        REKLAM

        Tiyatro kökenli Martin McDonagh’ın yazar ve yönetmen olarak en sağlam yanı, karakterler ve onların arasındaki ilişkiler… “Vahşi At Dokuz” bunun açık bir kanıtı… Problemli, agresif, yüksek egolu ve günahkâr karakterlerin içlerindeki iyiliği keşfetmesi konusunda yine iyi iş çıkarıyor McDonagh…

        “Vahşi At Dokuz” mizahi yanıyla da öne çıkan bir film. Eli kanlı iki günahkâr ajanın Moai heykellerinin arasındaki halleri, ironik bir kontrast sunuyor bize. Kaldı ki, adadaki diğer turistler arasında “iki yabancı madde” gibiler… Yine de adanın tarihi, heykellerin gizemi ve vahşi atların güzelliği, iki ajanın kanlı ve karanlık geçmişinin karşısında aşkın bir gerçekliği temsil ediyor.

        REKLAM

        Zamana meydan okuyan heykeller karşısında çok çaresizler. Lee’nin film boyunca çektiği 8mm filmlere ve Chris’in kayıt cihazına okuduğu hatıralarına biraz da buradan bakmak gerekiyor. Her ikisinde de geriye anlamlı bir şeyler bırakma arzusu var.

        Finalde adanın, iyilerle kötülerin hesaplaştığı, Chris ve Lee’nin kritik seçimler yaptığı bir western dekoruna dönmesi tesadüf değil. Chris’in “atların bakış açısından western” fikrini unutmamak gerek. “Yedi Silahşörler” (The Magnificent Seven - 1960), “The Hateful Eight”(2015) gibi popüler westernleri aklımıza getirdiğimizde, filmin adında gönderme olduğunu söylemek olası. Öte yandan, içinde sayı bulunan “Yedi Psikopat” (Seven Psychopaths - 2012), “Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri” (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri - 2017)gibi Mc Donagh filmlerini de unutmamak gerek.

        REKLAM

        “Vahşi At Dokuz”u seyrederken görüntü yönetmeni Ben Davis’in sinematografisini çok beğendim. Nerdeyse 1970’lerde çekilmiş bir film duruyor karşımızda. O yüzden, filmin 35mm çekildiğini düşündüm ilk başta ama sonra araştırınca, Davis’in pelikül dokusu yakalamak için dijital teknolojiyi elinden kadar zorladığını öğrendim.

        Davis, filmin retro renk paletini oluştururken 1970'lerin ikonik ve canlı renk-tersine çevirme (color-reversal) film stoğu olan Ektachrome'u temel almış. 1970'ler sinemasındaki "kırmızı" tonunun analog yapısını dijital kamerada taklit etmek için de epey uğraşmış. Görüntüye, dijitalin o keskin, pürüzsüz yapısını kırmak amacıyla post-prodüksiyonda çok katmanlı, organik bir gren (kumlanma) efekti eklemiş. Ayrıca Arri Alexa 35 kamerayla çektiği filmde yine 1970’lerden kalma lensler kullanmış.

        REKLAM

        Bu arada, film boyunca 1970’lerin Super 8 kamerasıyla çekilmiş sahneler kullanıldığını belirtelim. Retro dokuyu sağlamlaştıran bir başka özellik, Martin McDonagh’ın 21. Yüzyıl sinemasının sınırsız mobil kamera tekniklerinden uzak durması, 1970’ler sinemasının doğal ışık kullanımı gibi teknik alışkanlıklarını benimsemesi… İlk seyredişte detaylarına dikkat edemesem bile Carter Burwell’in arada yerel enstrümanlar kullandığı, filmin retro dokusunu destekleyen müzik çalışmasını çok beğendiğimi eklemeliyim.

        “Vahşi At Dokuz”, Mc Donagh’ın yazıp yönettiği “In Bruges” (2008) filmini akla getiriyor. Sam Rockwell’in varlığı, suç filmi olması ve mizah duygusu üzerinden “Yedi Psikopat” ile bağlar kurmak da mümkün kuşkusuz. Ama özellikle iki tetikçinin tatile çıkması, arkadaşlıkları, “patronun/şefin” uzaktan onlarla ilgilenmesi ve yaşadıkları vicdan muhasebesi itibarıyla “In Bruges” ile çok daha yakın akraba olduğu kesin… En önemli farkı ise içerdiği politik boyut…

        REKLAM

        7.5/10