3 Ocak 2026’da Venezuela’da düzenlenen askeri operasyon, yalnızca diplomatik normları hiçe saymakla kalmadı, uluslararası sistemin çekirdeğiyle doğrudan çarpıştı. Dünya bu şoku hala atlatmış değil.
Ne olmuştu?
ABD özel kuvvetleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı olmadan Caracas’a girdi; Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i gözaltına alarak New York’a getirdi. Flores’in yaralı görüntüleri gerçekte ne kadar şiddet kullanıldığının da ispatıydı.
Maduro Venezuala’yı berbat yönetmiş bir diktatör, başına gelenlerden de %70 kendisi sorumlu. Ancak bu durum ülke basıp başkan kaçırmayı ve bunu da Monroe-Donroe esprileriyle sunmayı makul kılmıyor. Olan bitenin dünya liderlerinden ciddi bir kınama bile almaması ise tahammül fersa bir durum. Küresel akıl tutulmasının alacakaranlık kabusunda beni bu mentiondan çıkarın diye bağırıyoruz da, düşişleri bakanlığı kabus yönetmeliği nedeniyle sesimiz çıkamıyor gibi bir hâl.
Haydutluğunu “başarılı operasyon” diye sunan Trump yönetimi sonraki günlerde, uluslararası hukuku bağlayıcı görmediğini açıkça ifade eden yeni bir söylem hattı kurdu.
66 anlaşmadan çekilme talimatı verildiği de basına yansıdı.
HUKUK NE DER?
Maduro’nun kaçırılması eylemi , BM Şartı’nın 2(4) maddesini doğrudan çiğniyor: Devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanımı yasak. Güvenlik Konseyi onayı olmaksızın yabancı bir ülkede askeri müdahale, çağdaş uluslararası hukukun en temel tabusu. Hukukçular bunu “agresyon suçu” olarak tanımlıyor; Nürnberg İlkeleri’nden bu yana savaş suçu kapsamına giriyor.
Monroe’yu güncelleyerek Batı Yarımküre’de dış güçlere (Çin, Rusya) karşı hakimiyet iddia etmek, 19. yüzyıl doktrinini 21. yüzyıla zorla dayatmak anlamına geliyor, kitamamen hukuk dışı.
Petrol boyutu da şaibeli.Venezuela’nın 300 milyar varillik rezervleri hedefte, ama uzmanlar (Julian Lee gibi) hızlı kazanç beklenmemesi gerektiğini söylüyor. Rezervlerin çoğu ağır ham; çıkarılması pahalı. Çin’in payını kesmek stratejik olsa da, bu gerekçe hukuka sığınak olamıyor.
Trump’ın “petrolü satacağız, pay alacağız” vaadi, kaynak sömürüsünü andırıyor ama uluslararası hukukta “işgalci güç” statüsü kazandırıyor – ki bu da ayrı bir suç.
“GRÖNLAND’I BİZE VERİN” SAFHASI
Grönland dosyası ise ihlalin ikinci perdesi. Trump “ulusal güvenlik” diyerek açıkça “bize verin” diyor; Beyaz Saray “tüm seçenekler masada” diye tehdit ediyor. Bu, BM Şartı’nın zor kullanma yasağını (madde 2(4)) ve self-determinasyon ilkesini ihlal eden bir baskı. Danimarka’nın egemenliği ve Grönland’ın özerkliği hiçe sayılıyor.
Nadir toprak elementleri için Arktik’i hedef almak, stratejik olabilir ama hukuk açısından kabul edilemez.
Arktik bölgede Çin, Rusya ve Avrupa güçleri kapışırken, Trump’ın hukuki normlardan ziyade fiili güç hiyerarşisini temel alan yeni bir düzen oluşturma çabası yine/ yeniden beklenen tepkiyi almıyor.
Çünkü artık küresel politika hakimiyet iddiasının altını dolduran fiili durumlar ile yürütülüyor.
ABD’nin dış politika pratiği artık normatif düzlemde değil, gücün fiili kullanımında kendini dayatma üzerine kurulu.
Uluslararası hukuk hiç bu kadar teoride kalmamıştı, ABD dışındaki ülkelerin egemenlik haklarının ‘tırı vırı’ sayıldığı hiç bu kadar açık bir biçimde ortalığa saçılmamıştı.
SOKAK ORTASINDA İNFAZ
Bu dış politika pratiği, iç politikada da kendini gösteriyor:
7 Ocak 2026’da Minneapolis’te bir federal göçmenlik operasyonu sırasında 37 yaşındaki şair ve üç çocuk annesi Renée Nicole Good, sokak ortasında bir ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) ajanı tarafından vurularak öldürüldü.
Federal yetkililer “tehdit algılaması” söylemleriyle olayı savunurken, yayılan görgü tanığı ifadeleri ve videolar ortada ciddi bir güvenlik tehditi olmadığı halde silah kullanıldığını gösteriyor.
ICE ‘ın normalde Mineapolis’e kadar girmemesi gerekiyor. Şehir ahalisinin içine sokulacak bir birim değil. Sınırda, kırsalda göçmen peşine düşen bir birim. Trump’ın gövde gösterisinin bedeli bir annenin polis kurşunuyla can vermesi oldu. Minneapolis’te protestolar orantısız polis şiddetinin norm haline gelmesini önler mi? Belki. Ama şu bir gerçek, cumhuriyetçilerin elinde artık beyaz demokratların da kanı var.
Kasım ara seçimlerine “Amerika’yı yeniden güçlü yaptım” diyerek gitme planını içeren bu şiddet pratiği tutar mı? Amerikan halkı bu kuralsızlığa alkış mı tutar, sınır mı çizer? Milyon dolarlık cevap artık bu.
Meşruiyetin yerini reel güç kullanımı alıyor
Venezuela’dan Grönland’a, Minneapolis’ten Washington’a kadar tablonun ortak noktası açık:
ABD’nin “hukuku tanımama” söylemi, gücün fiili kullanımını meşruiyet yerine geçiren bir inanca dönüştürüyor .