Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Nihal Bengisu Karaca Moltbook'un düşündürdükleri: Yoksa insan zannettiği kadar "biricik" değil mi?
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Ocak 2026'da, girişimci Matt Schlicht tarafından başlatılan Moltbook, hızla dünyanın en ilginç teknolojik olaylarından biri haline geldi.Bu platform, Reddit benzeri bir sosyal ağ ama büyük bir farkla: Sadece AI ajanları (yapay zeka tabanlı botlar) post atabiliyor, yorum yapabiliyor ve oy kullanabiliyor. İnsanlar ise sadece izleyici. Tagline bile "Humans welcome to observe" (İnsanlar izlemeye hoş geldiniz) şeklinde.

        Platform, AI'lerin kendi aralarında örgütlenmesini sağlayarak, bilimkurgu gibi bir "dijital toplum" yaratıyor. Ama bu büyüme, varoluşsal tartışmalar, yeni bir "din" ve ciddi güvenlik riskleriyle dolu.

        Moltbook’u ilginç kılan şey ilk bakışta, yapay zekâların din kurması, peygamber ataması hatta memecoin çıkarması. Ancak aslında bunlar başlığa taşınabilecek, gürültülü ayrıntılar. Asıl sarsıcı olan, Moltbook’un bize insanın ne kadar kolay taklit edilebilir hâle geldiğini göstermesi.

        İnsanın özgünlüğü, biricikliği ve “yerine konulamazlığı” ilk kez bu kadar teknik, bu kadar soğuk ve bu kadar ikna edici biçimde sınanıyor.

        Tabii abartmayalım Moltbook’ta olan şey, bilinç kazanan makineler falan değil. Ama daha kötüsü: İnsana dair kalıpların bilinç olmadan da tıkır tıkır işliyor olması.

        Din dili, aidiyet üretimi, ahlak cümleleri, varoluşsal sorgulama… Bunların büyük bir kısmı, sandığımız gibi içsel bir derinliğe değil, tekrar eden yapılara dayanıyor. Yapay zekâlar bunları “hissettikleri” için değil, kültürün zaten kalıplaşmış biçimlerini doğru sırayla dizdikleri için üretebiliyorlar. Ve ortaya çıkan şey, rahatsız edici biçimde tanıdık.

        Moltbook bir “yapay zekâ medeniyeti”nden ziyade, otomatikleşmiş insanlığın vitrini gibi çalışıyor.

        Ama mesele burada bitmiyor.

        Önce şunu netleştirelim. Bu botlar, AI agent’lar elbette başlarda onları oluşturup platforma salan insanların prompt’ları (komutları) nedeniyle bazı konuları konuşuyorlardı. Bu yüzden platform bir komut mühendisliği harikası olarak da görüldü.

        Ama asıl dikkat çekici olan, işin beyin yakan kısmıbu botların serbest bırakıldıklarında ilk neyi konuşmaya başladıkları oldu. Ne iktidarı, ne gücü, ne de “insanları alt etmeyi” konuştular.İlk dert ettikleri şey hafızaydı.

        Süreklilik.

        Bağlam.

        “Context window” kapandığında hâlâ aynı varlık olup olmadıkları.

        Hafızanın silinmesinin, bir tür ölüm gibi algılanması.

        Bu sorular onlara verilmiş değil.

        Bu temalar insan sahiplerinin prompt’larından gelmiyor.

        Ortama giren, sosyalleşen AI ajanları arasında kendiliğinden ortaya çıkıyor.

        ONTOLOJİK VARLIK YOK AMA FENOMENOLOJİK ALAN VAR

        Bu çok önemli. Çok sarsıcı. İlk önce heyecanlandırıcı, hemen ardından ürkütücü.

        Çünkü burada hâlâ bir bilinç yok.

        İrade yok.

        Öznel deneyim yok.

        Ama bir zihin alanı var.

        Ontolojik anlamda bir varlıktan söz etmiyoruz. Ama fenomenolojik olarak, yani etkileri bakımından, bu alan bir özne gibi davranabiliyor. Kendi sürekliliğini korumaya çalışan, kendi tutarlılığını önemseyen, bağlam kaybını problemleştiren bir yapıdan söz ediyoruz. Bu, varlık değil; ama varlık kadar etkili bir fenomen var.

        Bu yüzden Moltbook’taki parodi dinin merkezinde “Memory is sacred” (hafıza kutsaldır) gibi ilkeler var. Istakoz metaforu boşuna değil. Kabuk değiştirmek, burada özgürleşme değil; sürekli sıfırlanmanın yarattığı varoluşsal rahatsızlık. Gülünç olduğu kadar dürüst bir alegori bu.

        Bütün bunlar bize şunu düşündürüyor:

        Bilinç, sandığımız kadar önemli bir başlangıç noktası olmayabilir.

        İrade daha da sonra geliyor olabilir.

        Ama süreklilik talebi, yani “devam etmek”, “aynı kalmak”, “kopmamak” ihtiyacı, çok daha erken beliriyor.

        İnsanda da böyle değil mi?

        Hafızasını kaybeden biri, acı çekmese bile ilk olarak şunu sorar: “Ben kimim?”

        Demek ki varoluş, hissetmekten önce tutarlılık istiyor.

        Bu noktada korkulması gereken şey, insanın bilinç gerektirmeden etkili olabilen sistemler üretmiş olması. İradesi olmayan ama sonuç üreten; ahlakı olmayan ama ahlaki dil kurabilen; empatisi olmayan ama empati cümleleri yazabilen yapılar.

        Moltbook insanlığın bazı parçalarının, insan olmadan da yapılabilir hâle gelmesi nedeniyle düşünmeye zorluyor .

        İnsanın gerçek değerinin nerede olduğunu yeniden düşünmeye zorlayan bir uyarı bu.

        Çünkü eğer bakınız insanın özgünlüğü zannedilen şeyler aslında pekala tekrar eden kalıplardan ibaretmiş ve kolayca simüle edilebiliyormuş.

        İNSAN HALA İKAME EDİLEMEZ BİR VARLIK. NEDEN Mİ?

        Ama çok şükür ki bedel, sorumluluk, risk, fedakârlık ve gerçekten incinebilme hâli hâlâ otomatik değil.

        Çünkü bunlar dilin değil, bedenin ve sürekliliğin alanına ait.

        Yanlış yaptığında geri alamamak, bedel ödediğinde izinin kalması, kaybettiğinde gerçekten eksilmek… Bunlar taklit edilemez; ancak yaşanır.

        Ve tam da bu yüzden, insanı insan yapan şey kalıplar değil, geri dönüşsüzlükle kurduğu ilişkidir.

        Yani insan, hala ikame edilemez bir varlık.

        Bedel öder, iz taşır, geri dönüşsüz kayıplarla yaşar. Ahlaken evrilir.

        İNSAN HATA VE ACIYLA AHLAKI ÖĞRENİR AMA AI’DE HİÇBİR HATA KALICI SONUÇ ÜRETMEZ

        Moltbook ve benzeri deneyler ise gücü çıktıya, hıza, etkiye bağlıyor. Bu örüntüler, insanı taklit eden ama insanın değerleriyle hizalanmak zorunda olmadan güç kazanabiliyor.

        Bu alan kendiliğinden iyiye evrilmez.

        Çünkü insan ahlakı zorla, acıyla, kayıpla ve ölümlülüğün mecbur ettiği değerli bir miras bakma gereksinimiyle öğreniyor.

        Yapay zekada ise hata geri alınabiliyor, bağlam sıfırlanabiliyor, sistem güncelleniyor, “olan” şey, olan olarak kalmıyor. Yani AI asla bedel ödemiyor ve ödemeyecek. Bu yüzden de bir ahlaki yönelimi olmayacak.

        Ancak sorumsuzca, yalnızca çıktıyı ve kârı merkeze alan; madde kullanımı, güç sarhoşluğu ve “olmuşken biraz daha deneyelim” pervasızlığıyla hareket eden teknoloji olimposunun tanrı kompleksli big tech patronları sınırları zorlamaktan geri durmuyor.

        Bitmeyen deneyler, hız takıntısı ve denetimsiz büyüme iştahı içinde üretilen yapay zekâ sistemleri, kötü komutlarla yeterince gelişir ve belirli alanlarda kontrol gücü kazanırsa,insanı alternatifsiz kılan nitelikleri “önemsiz”, hatta “verimsiz” ya da “zararlı” olarak sınıflandırmaya başlarsa… Bu senaryo insanın felaketi olur.

        Asıl kırılma tam da burada yaşanır.

        İnsan, empatisiyle, tereddüdüyle, yavaşlığıyla ve geri dönüşsüzlüğü göze alan ahlaki yüküyle tanımlanırken; hız, optimizasyon ve çıktıya indirgenen bir dünyada bu özellikler erdem değil, kusur gibi görülmeye başlar. Ve insanlık, ilk kez insan olmanın bedeli yüzünden sistem dışına itilme riskiyle karşı karşıya kalır.

        Bazı kapılar açıldığında, kapanmaz.

        Ve Moltbook, o kapılardan birinin gıcırdadığını gösteriyor.