Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Nihal Bengisu Karaca Kayıp masumiyetin izinde
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Masumiyet Müzesi’nin romanın en zor tarafını başardığını söyleyerek giriş yapayım. Zira yolumuz uzun.

        Yazmakta geç kaldım. Çünkü dizinin ve romanın adında yer alan kayıp masumiyetin peşinde düştüm. Aradım, aradım ve sonunda buldum.

        Önce sırayla hakkı sahibine teslim edelim.

        Dizide ‘zaman’ bir dekor gibi değil bir süreç gibi akıyor. Bence en zoru buydu ve başarılmış.

        İkinci zorluk iki ana karakterin, Kemal ve Füsun’un, kendi hayatları konusunda güvenilir anlatıcılar olmaması. Her ikisi de gerçekte hissettikleri başka iken, başka şekilde konuşabiliyorlar ya da anlamayı izleyiciye bırakıyorlar. İki oyuncu da o kadar iyi ki, konuşmadıkları şeyleri anlamak için zorlanmamız gerekmiyor.

        Dizi, romanın atmosferini şaşırtıcı derecede iyi yakalıyor. 70’lerin ve 80’lerin İstanbul’u sokak isimleri, apartman girişleri, dükkân tabelaları, rakı masaları ve aile sofralarıyla bir zihniyet dünyası kuruyor. Nişantaşı sosyetesi kendi içinde steril, kapalı, kendini tekrar eden bir çevre. Kemal’in ailesi taşra kökenli fakir akrabalarla ilişkisini kesmiş; sınıf atlamış olmanın huzursuzluğu bastırılmış bir utanç gibi duruyor. Ama o huzursuzluğu seviyorlar.

        FAKİR AMA SEKÜLER

        Öte yanda Füsun’un ailesi var: fakir ama seküler; anne baba ve kızın aynı sofrada rakı içebildiği, kızlarını güzellik yarışmasına göndermekte sakınca görmemiş bir aile bu. Pamuk, muhafazakârlığın yoksullukla aynı pakette geldiği tezine usulca itiraz ediyor, ya da o yıllarda böyle olmadığını anlatmak istiyor.

        Ama romanın asıl meselesi ne dekor, ne Füsun.

        Asıl mesele Kemal’in önce seçim yapmaması sonra seçtiğini sandığı şeyin çökmesi.

        Kemal başta açıkça toksik. Füsun’la beraber olup, aynı akşam Sibel’le nişanlanabiliyor. İkisini de aynı anda elinde tutabilmek ona adeta bir tanrılık yanılsaması veriyor.

        Arzu onda bir düello. İlişki bir güç oyunu. Füsun “Ben sana çok aşık oldum” dediğinde Kemal içinden oyunu kazandığını düşünüyor. Çünkü aşkı önce itiraf eden taraf zayıflamıştır.

        TOKSİK ADAMDAN, SABREDEN DERVİŞE…

        Kemal’in ilk dönemi “seçmeme imtiyazı”dır. Her şeye erişebilme hali. Sınıfsal güvenliğin verdiği kibir.

        Ama Füsun ortadan kaybolunca ve Sibel içi kan ağlayarak bu ilişkiden çekilince bu imtiyaz çöker.

        Kemal’in arzusu takıntıya dönüşür.

        Geçmişe dönük kıskançlık hezeyanları, şirkette gündelik işleri bile yapamaz hale gelmesi ve derken Fatih’teki yıkık dökük otel odalarını ‘çilehane’ gibi yaşamaya başlaması ile bir eşik geçilir.

        Fazlalıklar elenir. Hedef netleşir. O artık iki kadını birden isteyen bir züppe değil; tek bir kadına saplanan bir adamdır.

        Sekiz yıl boyunca her akşam Çukurcuma’daki eve gitmesi, Füsun’un dokunduğu eşyaları çalıp eve götürmesi bir seçimdir artık.

        “Seçmiyorum çünkü seçmeme imtiyazına sahibim” iç sesi gitmiş, yerine aktif ve ‘yoğun’ bir sabretme ve haline razı olma vurgusu gelmiştir.

        Ancak hala tuhaf bir şey var.

        HER ŞEY DEĞİŞİR, KONTROL ARZUSU DEĞİŞMEZ

        Kemal’in anları nesnelerle mumyalaması, kayıp zamanı telafi etmek için zamanı dondurmasında hala bir ‘kontrol’ arayışı var.

        Füsun’un dokunduğu her şey kutsal bir kalıntıya dönüşür. Tamam.

        Sonradan bunlarla müze kurulacaktır nitekim. Yine tamam.

        Fakat nesne biriktirmek ile ‘insanı görmek’ aynı şey değil. Füsun’un Merhamet Apartmanı’nda kaybolan, sonradan kendisine ulaşan küpeyi diğer tekiyle birlikte taktığını anlamaz mesela. Sekiz yıllık çilenin sonunda, Semiramis Hotel’de aklı sadece Füsun’un ‘çilek memeleri’nde, ince kollarında, buğday teninde, etindedir.

        Oysa o küpe, ilişkilerinin en kritik anını temsil ediyordu.

        Takıntı ile ‘saygı duyma’ arasındaki fark bu bölümde netleşir.

        Semiramis Otel, ikilinin yıllar sonra kavuştuğu ana eşlik eder. Füsun da istemiştir ama sabahında kırgındır. Hem de çok.

        Neden?

        Basit bir kapris midir söz konusu olan?

        Hayır. Çünkü Kemal Füsun’un sekiz yıl geç verdiği “evlenene kadar olmaz” ültimatomunu ciddiye almamıştır. Füsun’un kırgınlığı ise ‘yine de’ Kemal’e düşmesinedir.

        Çünkü o biliyor: Kemal hiçbir şeyi kötülük motivasyonu ile yapmadı. Sadece nefsine uydu. Nefs aynı nefs. Yine yapabilir.

        Ne yaparsa yapsın Kemal’le denk olamayacağını biliyor Füsun. Onun sayesinde vize alabilir, Paris’e gidebilir, cemiyete girebilir. Ama Füsun Kemal ile beraber iken her zaman istekleri becerilerinden daha fazla olan ve aradaki makası kapatamadıkça huysuzlaşan kadın olacak.

        Kemal’in farkına varamadığı şey biraz da, “Aynı nehirde iki kez yıkanılamaz” gerçeği. Füsun sekiz yıl önceki Füsun değil, yaraları ve güvensizliği çelişkilerini daha da derinleştirdi.

        Kemal bunları görmez. Çünkü Kemal için Füsun öncelikle bir arzu nesnesi, sonra kişisel mitinin tanrıçasıdır. Ama özne değildir.

        MİLANO SAHNESİ: MÜMKÜN BİR HAYATIN ÖLÜMCÜL İHTİMALİ

        Kemal sekiz yıl yanar, bekler, sabreder; ama o yanış bir “kemalat” üretmez.

        Bir arınma yoktur. Bir iç dönüşüm yoktur. Yoğunluk vardır, canlılık vardır ama metafizik bir sıçrama yoktur. İş döner dolaşır Füsun’un vücuduna duyulan arzuya gelir.

        Çünkü Pamuk’un asıl pozisyonu ve muhtemel iç sesi şu. “Anlam arayışı, hakikat yolculuğu gibi şeyler yazamam çünkü bunlar aslında insanlığın kurduğu mitlerdir. Kemal’in Füsun’a aşkı da aslında kendi kişisel mitidir.Aşkın bir zemine dayanmaz”

        Milano sahnesi bu yüzden ölümcül.

        Sibel’i Zaim’le ve iki çocuğuyla gördüğü an Kemal ilk kez başka bir ‘mümkün hayat’la yüzleşir.

        Bu sıradan ama sürdürülebilir bir mutluluk ihtimalidir. Ve o görüntü Kemal’in kurduğu miti çatlatır. O sahnenin ardından, Milano’da kaldığı otelde, ölür.

        Füsun’un ölümüyle yaşayabildi. Çünkü o ölüm seçtiği acı kayıp çileyle dolu bir hikâyenin parçasıydı. Müze kurdu, teselli buldu.

        Ama seçmediği bir hayatın varlığını görmek, kendi anlatısını göreceli hale getirdi. Kemal o testten sağ çıkamadı. Hikayenin en başında ‘ikisine birden erişim isteyen’ adamdı ve aslında özü hiç değişmedi.

        Yazara gönderdiği mektupta yer alan “Çok mutlu bir hayat yaşadım” cümlesi belki de itiraftan çok bir direnç. Kendi mitini son ana kadar savunma çabası.

        Orhan Pamuk burada çok bilinçli bir yerden konuşuyor bana kalırsa. Şunu söylüyor: İnsan anlamı keşfedemez, çünkü öyle bir şey yok. En fazla kendisine anlamlı gelen bir hikaye oluşturabilir. O hikayedeki ‘sözde anlam’ ise bazen bir insan ömrü kadar bile hayatta kalamaz. Çökmesi bir ihtimale bakar.

        Aşk, tutku, keder, sabır, çile, ödenen onca bedel. Hepsi insanın kendisine tutarlı ve ikna edici bir yalan söyleyebilmesi için.

        Dizinin ve romanın adından başka hiçbir yerinde olmayan ‘masumiyet’ budur.

        Kendi ürettiği yalana inanan, kendi kişisel mitine anlam yükleyen insanın zihinsel olarak bir bebek kadar savunmasız oluşu.

        Bu, neredeyse nihilist bir pozisyon.

        Bütün mükemmelliğine rağmen romanın da dizinin de ağzımda bıraktığı pas tadının nedeni bu.