Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Nihal Bengisu Karaca Kapsayıcılık mı, ruh kaybı mı?
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Kocaeli Stadyumu’nda aynı gece art arda iki sahne yaşandı .

        Birincisinde tribünler coştu; müzik vardı, dans vardı; organizasyonun kalabalık göstergesi olarak sahneye çıkan gençler tribünleri coşturmak için ellerinden geleni yaptılar.

        İkincisinde aynı kürsüye Cumhurbaşkanı Erdoğan çıktı ve Nurettin Topçu’nun “Ömerler ile Akiflerin tam ortasında duran Fatih’in ruhu hakikatte bizim vücudumuzda devam ediyor” sözlerini okudu.

        Sezai Karakoç’un “diriliş nesli”nden, Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu nesli”nden söz etti.

        Karşısındaki kalabalığın bu neslin öncü neferleri olduğunu söyledi.

        Erdoğan AK Parti’nin ‘core’ tarafına sesleniyordu ve söyledikleri partinin kurucu doğasıyla çelişmiyor, özetliyordu.

        Ancak bu sözler stadyumda zoomlanan o büstiyerli technogirl’lerle örtüşmedi. Herhangi bir club’ta gibi dans eden gençlere AK Parti’nin ‘core’ tabanından eleştiriler geldi.

        Muhalefetten bazı sosyal medya hesapları ise kendilerini bir anda dev ekranda görüp şaşıran insanların yüzünü kapama gibi anlık istemsiz reflekslerine ( ki çoğu sonrasında el sallıyordu) “ AK Parti'yi desteklemek utanılacak bir şey olduğu için yüzlerini kapadılar” goygoyu yapmayı tercih etti. Oysa AK Parti’nin bu clubber havaları eleştiren tabanının aksine muhalefetin görmesi gereken belki de o salonun heterojenliğiydi. Meğer gençler ateist olmuyormuş, çok ciddi işlerin arasında bile eğlenmek istiyormuş.

        Siyaset bilimcisi Otto Kirchheimer, 1966’da bir kavram önerdi: catch-all party — her rengi bünyesinde eritmeye çalışan, ideolojik keskinliğini törpüleyerek seçmen tabanını azami genişliğe taşıyan kitle partisi.

        Kirchheimer bunu bir zafer olarak değil bir dönüşüm olarak tanımladı: Parti ideolojik bir topluluk olmaktan çıkıyor, seçim kazanma makinesine dönüşüyor. Kazanıyor. Ama kazandıkça parti kimliğini referans alan eleştiriler de artıyor.

        Kocaeli gecesi Kirchheimer’ın tespitlerini hatırlattı.

        Ancak asıl mesele bunu görünür kılan son örnek şölenden birkaç gün önce yaşanmıştı.

        Türk Kızılay Kayseri Şube Başkanı’nın hesabından yayılan şarkılı bir animasyon videosunda kadın istihdamının aile yapısını bozduğu, çalışan kadınların “namahrem erkeklerle” aynı ofislerde oturarak ahlakı zedelediği, kreş desteğinin kesilmesi ve kadınların eve döndürülmesi gerektiği anlatılıyordu.

        Nakarat netti: “Evde kalsın kızlar, ne olur Reis.” dedi.

        Paylaşımı yapanın kendi kızının da öğretmen olduğu ortaya çıktı.

        Video tepki de aldı destek de.

        Bu videoyu yapan ve destekleyen sosyoloji de, tıpkı tribünde dans eden gençler gibi kendisini AK Partili sayıyor. Dahası, sayma hakkı var; çünkü AK Parti onlarca yıl mütedeyyin muhafazakar kesimin sesini taşıdı.

        Başörtüsü mücadelesinde mağdur olan, kamuda çalışma hakkına kavuşmak için bedel ödeyen, eğitim kapılarının yüzüne kapandığı kuşak AK Parti'nin omurgasını oluşturdu. Bu meşru mücadele siyasetin merkezine yerleştiğinde gerçekte kadınlar eğitim hakkına ve giderek kamuda görevler üstlenme haklarına ‘nihayet’ kavuştular.

        Çalışma hakkını kazanan tesettürlü kadın, zamanla mesleki özgürlüğünün de sahibi oldu. Çünkü tutarlı olan buydu.

        Tutarlı olmayan şuydu: Aynı hareketin bazı “mutaassıp dayı”ları bu mücadeleyi araçsallaştırdıklarını zımnen itiraf eder gibi, şimdi “artık muktediriz, gerek yok bunlara” havasıyla kadınları evlerine kovalamanın, işleri de erkeklere bırakmanın vaktinin geldiğini iddia etmek.

        Bir uçta bu. Diğer uçta tribün coşkusuyla ‘Bu hareketler bu partinin davasıyla örtüşüyor mu?” dedirten gençler.

        Her iki grup da kendini AK Parti'ye yakın hissediyor, her iki grup da o geniş çatının altında yer alıyor.

        Ama AK Parti’yi kuran ve kendisini pür partili olarak tanımlayan merkez taban her iki gruba da mesafeli.

        Gelgelelim genel merkez de haklı, kitle partisi olmak bu demek.

        İdeolojik tutarsızlıktan çekinme yerini “stratejik kapsayıcılık daha mühim” çiziğine bırakıyor.

        Yine de Kirchheimer’ın "Kitle partisi oy toplar, ruh taşımaz" sözünü ettiğini de unutmayalım.Türkiye’de kitle partisi olmanın dramatik yan tesirleri dışında farklı dinamikleri olduğunu da.

        2017’den bu yana Türkiye siyasetinin ağırlık merkezinde partiler, programlar yok.

        Taraf ve kamp kavramları belirleyici.

        ERDOĞAN’IN SIRRI

        Bu çerçevede AK Parti çekirdeğinin “Hayır bu bizi temsil etmiyor” şikâyetleri anlaşılır ama karşılıksız.

        İşleyen mekanizma liderin nabız yoklaması, bünyeyi tartması, fazla geldiğini düşündüğü kısımları silkelemesi ya da nazikçe rafa kaldırması şeklinde işliyor. Bu beceriyi küçümsemek de hata olur. Onlarca yıl boyunca birbirinden bu kadar farklı beklentiyi, bu kadar zıt talepleri tek çatı altında tutabilmek ve tutmaya devam edebilmek olağanüstü bir siyasi kapasite. Erdoğan’ın bu denklemi sadece çözmekle kalmayıp sürekli yönettiği gerçeği, onun siyasi ömrünü açıklayan şeyin ta kendisi.

        UÇURUMU YÖNETMEK

        Ama o gün o şölene bakıp iç geçiren ve kızanlar haksız mı?

        Değil.

        Homojen bir kitle görmek isteyenlere inat, hayat bildiğini okuyor. Kimisi Sezai Karakoç’un hayal ettiği “diriliş nesli” hayaliyle, kimisi “ücretsiz konser” mesajıyla stadyumda yerini alıyor ve genç Türkiye fotoğrafını oluşturuyor.

        Elbette bazıları için bu ideolojik bir uçurum.

        Ve bu uçurumu kapatmak ne Nurettin Topçu’nun sözleriyle mümkün, ne Fatih’in ruhuyla ne de “gençler bunlar yüzünden deist oluyor, ateist oluyor” analizleriyle.

        Ama belki mesele hiç o uçurumu, o geniş aralığı kapatmak olmadı. Mesele o uçurumu yönetmekti.

        Nereden baksanız büyük iş.