'Ticaret artık bir savaş aracı oluyor'
Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Prof. Dr. Halit Keskin, ticaret savaşlarının küresel stratejilere etkisini ele aldı
İkinci dünya savaşının bitmesiyle geleneksel olarak sahada uygulanan savaş stratejileri de şekil değiştirmiş ve “soğuk savaş” diye tabir edilen silahlanma yarışına dönüşmüştü. Günümüzde, Berlin duvarının da yıkılmasıyla birlikte bu tip savaş biçimi de artık farklı bir boyut kazanmaya başlamıştır. Çok kutuplu olmaya doğru giden yeni dünyada bilinen savaş tipleri yerini “ticaret savaşlarına ve stratejilerine” bırakmış görünmektedir. Bu yeni savaş tipinde askeri veya siyasi müdahalelerin öncesinde yoğun ve uzun ticari ambargolar uygulanmaktadır. Böylece ülkeler çökertilmeye çalışılmakta ve ekonomi güçlü bir silah olarak kullanılmaktadır.
Ticaret savaşı furyası da dünyaya teknolojik gelişmelerle tartışılmaz yararlar kattığı ölçüde, olumsuzlukları da tanıtan bir ülkeden çıkmış durumdadır. Hepimizin tahmin edeceği üzere bu ülke ABD’den başkası değildir. Ticaret savaşı konsepti ABD başkanı Trump’ın tek kutuplu ve ABD eksenli bir dünyadan çok kutuplu ve daha eşitlikçi bir dünyaya geçişte çıkardığı en önemli engellerden biridir. Bu stratejinin tercih edilmeye başlanmasının sebebi olarak askeri savaşların hem çok maliyetli olması hem de dünya geneline yayılabilecek ölçekte bir güç gerektirmesi öne sürülmektedir. Uygulanan ticaret savaşı stratejileri öncelikle ülkelerin içsel yapılarını bozmaktadır. Ülkelerde oluşturulan ekonomik, ticari kargaşalar ve beraberinde gelişen sosyal problemler onları ABD’ye tabi olmaya zorlamaktadır. Ticaret savaşlarını yürütenler için bu yöntem ucuz ve aynı zamanda insan maliyeti olmayan önemli bir araç olmaktadır.
ABD ülkemiz örneğinde de olduğu gibi, uyguladığı bir vergi artışıyla ekonomilerin dengesini bozacak güce sahip olduğunu varsaymaktadır. Trump’ın bir tweet ile duyurduğu Türk demir çelik ve alüminyum ürünlerine vergi artışı ekonomimiz üzerinde olumsuz etki oluşturmuş, döviz kurunu yükselmesine sebep olmuştur. Ülkemiz üzerinde olduğu gibi, bu tip politik amaçlı ekonomik tehditlerin etkilerinin yansımalarının irili ufaklı da olsa ciddi bir biçimde hissedildiği görülmektedir. Peki ABD ticaret savaşları ile asıl kimi hedef almaktadır? Daha küçük sayılabilecek menfaat çatışmalarının ötesinde ABD’nin hedefi olası bir Çin hegemonyasının daha yeni yeni gelişmekte olsa bile önünü kesmektir. Çin ekonomisi oldukça büyümüş ve artık ABD gibi gelişmiş ülkelerle boy ölçüşecek seviyeye gelmiştir. Fakat, Çin ekonomisinin büyüme mekanizması tamamen dış ticarete, daha da ötesi ihracata dayalıdır. Çin’in yıllık yüzde 6’nın üzerinde büyüyememesi Çin halkına refah kaybı olarak yansımaktadır. Özellikle devlet-özel sektör ortaklığı ile planlanan bu ekonomi aynı zamanda oldukça kırılgandır.
Trump bu durumu kendi lehine kullanarak Çin dış ticaretine vergi artışlarıyla darbe vurmuştur. Bu yüzden Çin’in büyüme oranı 2018 yılı genelinde yüzde 6.6’larda kalmıştır. Yüzde 6.6’lık büyüme oranı Çin’de 1990’lardan beri görülen en düşük büyüme oranına işaret etmektedir. Bu durum Çinli yöneticileri oldukça düşündürmektedir. Çünkü büyüyemeyen bir ekonomide Çin devleti gerekli vergi gelirini toplayamamakta ve mali harcamalarla ekonomiyi istediği ölçüde ve biçimde uyaramamaktadır. Maliye politikaları devre dışı kalınca para politikasında gevşeme yapılarak sorunlar ötelenmektedir. Çin merkez bankasının para politikasını gevşetmesi ise ticari bankalar tarafından kredilerin çoğunlukla verimsiz alanlara kaymasına neden olmaktadır. Bankaların bilançoları çoğu zaman verdikleri krediyi geri alamadıkları için toksik denilen bilançoyu bozucu ve eski değerini oldukça kaybetmiş varlıklar ile dolmaktadır. Ayrıca Çin para birimi değer kaybetmekte ve dış ticaret ortakları Çin’i kendi lehine döviz kuru manipülasyonu yapmakla suçlamaktadır. Çin’i zorlayan bu sorunlar ABD tarafından da bilinmekte ve ABD küresel stratejisi bağlamında kullanılmaktadır.
Ülkeler açısından ihracat pazarı bulmak daha zor iken, ithalat yapılacak ülkeler bulmak kolaydır. Bu doğrultuda ABD’nin ithalat yapacak onlarca seçeneğe sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çin’ in ihracatı için ise bunu söylemek kolay görünmemekte ve Çin yüksek seviyedeki üretimini satacak pazar bulmakta gün geçtikçe daha çok zorlanmaktadır. ABD küresel tüketimden en büyük payı alan ülke olduğu için Çin’in ihracat pazarı olarak bu ölçekte başka bir alternatifi bulması da kolay değildir. Bu avantajdan yararlanan ABD şu ana kadar 50 milyar dolarlık Çin ithal ürününün vergi oranını yüzde 10’dan yüzde 25’e çıkarmıştır. 200 milyar dolarlık ürün üzerindeki vergi artışı ise Arjantin’de bir araya gelen Trump ve Çin devlet başkanı Xi Jinping’in diyaloğu sayesinde 1 Mart akşamına kadar diyaloğun sürmesi adına ertelenmiştir. Xi Jinping mizaç olarak Trump’tan farklı bir karakter olmakla birlikte baskıya baskı ile karşılık veren bir yapıdadır.
Çin’de Trump’ın ticari hamlelerinin karşısında mütekabiliyet esasına dayanarak şu ana kadar 50 milyar dolarlık ABD ürününde vergi oranını arttırmıştır. Aynı zamanda ABD’nin 90 günlük vergi ertelemesine karşı 60 milyar dolarlık ithal üründeki vergi artışını 90 günlüğüne askıya almıştır. Bu durum tam anlamıyla iki inatçı keçinin bir köprüde karşılaşıp bir birine yol vermemek için mücadele etmesi ve neticede dereye yuvarlanmasıyla eş değer bir olayı betimlemektedir. Şu an yeni dünya bu iki inatçı kişiliğin boynuzlarını tokuşturmasını seyretmektedir. Şubat ayında bu kördüğümün çözülmesi beklenmektedir. Bu durumun çözülmemesi ise en çok Çin’e sonrasında ise ABD’ye zarar vermektedir. Aynı zamanda küresel ekonomideki durgunluğun özellikle Doğu Asya ülkeleri ve Avustralya ekonomilerinden başlayarak Kanada ekonomisine kadar yayılma ihtimali de artmaktadır.
Venezuela ise ABD ticaret stratejisinde madalyonun arka yüzünü oluşturmaktadır. Venezuela bir anlamda Latin Amerika’nın sarı ineğidir. Büyük petrol ve altın gibi maden rezervleri küresel yatırımları kendi ülkesine çağıran ABD için gereklidir. Çünkü ABD üretimi tekrar kendi bünyesinde toplarken gerekli hammaddeyi Venezuela gibi zengin ve kendine yakın ülkelerden çekmek zorunda olduğunu bilmektedir. Venezuela’daki hammadde kaynaklarının tamamı ile ABD’ye açılması ise diğer ülkelerin de kaynaklarını ABD’ye açmasını gerektirecektir. Latin Amerika ülkeleri bu durumun gün geçtikçe daha çok farkına varacaklardır, fakat iş işten geçmiş olacaktır. Venezuela ekonomik ambargolarla yıpratılmış, tabii kaynaklarını milli olarak işlemesi bile kısıtlanmış ülkelerin başında gelmektedir. ABD’nin ticari ve ekonomik stratejisinin yol açtığı tahribat son günlerde iyice belirginleşmiş ve iç karışıklıklara da neden olmuştur. ABD artık ticaret silahının etkin ve etkili olarak kullanılabildiğini de görmüştür.
Şubat ayına bu gelişmelerle girilirken ABD-Çin görüşmeleri üzerinde çeşitli senaryolar üretmek mümkündür. Temel olarak stratejik düşünce perspektifinin de işaret ettiği üç senaryo üzerinde çözümlemeler yapılması gerekliliği üzerinde durulması uygun görülmektedir. Bunları klasik olarak kötü senaryo, baz senaryo (şu an için en rasyonel ve olası gözüken) ve iyi senaryo olarak adlandırabilmek mümkündür. Bu senaryoların her birinden kısaca bahsederek her senaryonun gerçekleşebilirliğini kısaca analiz edelim.
Kötü senaryo iki tarafın da anlaşamadığı senaryodur. ABD tarafı Çin’den 200 milyar dolarlık ithalata ek vergi uygulayacak, Çin ise 60 milyar dolarlık ABD ürününe ek vergi koyacaktır. Bu durumun gerçekleşmesi için Çin’in ABD taleplerine tatminkar cevaplar vermemesi ve kişilik olarak inatçılığıyla ünlü iki liderin geri adım atmaması söz konusu olmalıdır. Özellikle ABD tarafının haklı da olsa Çin’i teknoloji hırsızlığıyla suçlaması ve bu durumun üzerine gitmesi kötü senaryonun gerçekleşmesine neden olabilir. Kötü senaryo gerçekleştiği takdirde küresel ekonomiye büyük zararlar verecek, para akışının yatırımlar yerine risksiz varlıklara kaymasına sebep olacaktır. Küresel risk iştahının azalması ise en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm ekonomileri negatif şekilde etkileyecektir. Bizim açımızdan bu durumun gerçekleşme olasılığı düşüktür, çünkü iki lider de inatçı olsalar bile böyle bir durumun yıkıcılığının farkındadırlar.
Baz senaryo ise, ABD ve Çin taraflarının belli konular üzerinde anlaştığı fakat tamamen anlaşmak için zamana gerek duyduğu senaryodur. Özellikle fikri mülkiyet hakları ve teknoloji transferleri üzerlerinde oldukça zor anlaşılacak konuların başında gelmektedir. Çünkü bu konularda denetim zordur. Buna rağmen bu senaryoda Çin’in ilave ABD malları ithalatı bağlamında vereceği garantiler ortamı yumuşatabilecektir. Bu durum ABD’nin Çin karşısındaki dış ticaret açığını oldukça düşük bir seviyeye çekmesine katkı sağlayacaktır. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde ek vergilerin yürürlüğe girmesi anlaşma sonuna kadar ertelenecektir. Beklenti bir anlaşmaya varılacaksa bu tip bir anlaşmanın en erken 2019 sonu veya 2020 başında gerçekleşmesidir. Bu senaryonun gerçekleşme olasılığı oldukça ağır basmaktadır. Böylece küresel ekonomi de sınırlı bir şekilde ticaret savaşlarının etkisinde kalacak fakat bu küresel bir resesyonu beraberinde getirmeyecektir.
İki tarafın da 90 gün içerisinde anlaşmaya vardığı senaryo ise iyi senaryodur. Bu senaryonun gerçekleşmesi imkânsıza yakın bir olasılık ihtiva etmektedir. Çünkü 90 günlük süreden 30 günlük bir süre bile kalmamış ve bu güne kadar taraflar arasında mutabakata dair güçlü sinyaller alınamamıştır. Bu senaryo küresel ekonomileri önemli derecede pozitif etkileyecek olmasına rağmen gerçekleşmekten uzaktır. Her iki tarafın liderlerinin inatçılığı ve Trump’ın fırsatçı politikalarla daha çok taviz koparmak isteyecek yapıda olması da bu sonucu desteklemektedir.
Kısaca özetlemek gerekirse, soğuk savaştan sonra ticaret artık bir savaş aracı olma yolunda hızla ilerlemektedir ve soğuk savaş yerini ticaret savaşlarına bırakmaktadır. Bunun ilk güncel örneği her ne kadar madalyonun arka yüzünde kalsa da Venezuela’da gözlenmekte ve adeta ABD tarafından bir prova yapılmaktadır. ABD-Çin düzleminde ise bu savaşın zamana yayılması ve tahminen uzun soluklu bir anlaşma süreci sonrası sonuçlanması beklenmektedir. Çizdiğimiz baz senaryo da buna işaret etmektedir. Böyle bir durum ise küresel ekonomiyi sarsacak fakat topyekûn bir krize sürüklemeyecektir.