'Ben de babama ağıt yaktım'
Dünyanın en ünlü flamenko sanatçılarından Estrella Morente (Hani Volver filmine damga vuran ses!) yeni albümü Autorretrato'nun dünya turnesi kapsamında bu hafta Türkiye'deydi. O tutku dolu sesinin ve İspanyol kadınlarının sırrını sorduk
ÖZEL RÖPORTAJ - Pınar ERBAŞ / HT CUMARTESİ
Şok oldum! Pek çok müzik otoritesinin “diva” olarak nitelediği bir ses; ama öyle sade ve mütevazı ki o kadar olur. Tam bir İspanyol... Hani o “kadın kadın” görünüşlerinin yanı sıra erkek gibi savaşçı, bir o kadar kırılgan kadınlardan...
Dedeniz İspanya’nın en ünlü gitaristlerinden, babanız Enrique Morente çok ünlü bir flamenko şarkıcısı, anneniz dansçı... Estrella Morente olmanıza şaşırmamak gerek...
Çok şanslıyım değil mi! Bir şeyi ya yaşayıp teninize giyerek öğrenirsiniz ya da bir okula gidersiniz. Doğduğumdan beri etrafımda şekillenen ve bedenime nüfuz eden yeteneklerle büyüdüm.
İspanyolca öyle bir dil ki; ne söyleseniz kulağa hüzünlü ve tutkulu geliyor...
Aynen öyle. Bu dili özel kılan da bu. Flamenko da öyle. Sizi bütünüyle sarar, farkına bile varmadan yüreğinizden söylemeye başlarsınız.
Tutkulu şarkılarınızın sırrı da bu mu?
Sanırım. Her şeyi unutup kendini müziğin duygusuna kaptırdığında aslında tutkuyu da kendine çekmiş oluyorsun.
İspanya’da büyümemiş biri de iyi bir flamenkocu olabilir mi?
Elbette. Sonuçta yetenek insanın içinde. Çalıştıkça gelişiyor. Ki Türkiye’de büyümüş biri için flamenko çok daha kolay olacaktır.
Neden?
Çünkü bizim gibi müzikle iç içe yaşıyorsunuz. Çabuk duygulanan, hüzünlenen ve çabuk toparlanan milletleriz...
‘BİZİMKİ HAYAT ARKADAŞLIĞI’
Bizde acı bir olayın arkasından ağıt yakılır. Hiç duydunuz mu?
Bazı şarkılarınızla bizdeki ağıtların tınıları çok yakın. İşte şimdi taşlar yerine oturdu. Hissettiklerimin ne kadar doğru olduğunun bir kanıtı. İspanya’da böyle bir gelenek yok. Ama biliyor musun; ben bunu bir kere yaptım.
Ne zaman?
Babamın cenazesinde. Ani bir ölümdü. Granada’da herkes yastaydı, pek çok ülkeden insanlar geldi, herkes şaşkınlık içindeydi. Bir kişinin değil de bir devrin kapanması gibi algılandı bu ölüm. Büyük bir tiyatro salonundaydık. Tıklım tıklımdı. Tam onu götürecekleri sırada kalktım ve doğaçlama olarak şarkı söyledim. Kimse böyle bir şeyi beklemiyordu. İçimden geldi, tutmak istemedim. Babamın son ana kadar sanatla iç içe olması gerektiğine inanmıştım. Yerine getirdim.
Eşiniz matador.. Orada da ihtiras, güç var. İki tutkulu insan aynı çatı altında nasıl yaşıyor?
Her zaman çok kolay olduğunu söyleyemem. Neyse ki bizimki hem aşk, hem sevgi hem de dostluk. Tam anlamıyla hayat arkadaşlığı. Birbirimizi yormuyoruz. Aşk da zaten her daim aynı tonda yaşanan bir şey değil. En azından benim için öyle. Bir günüm diğerine uymaz çünkü. Ruh halimden giydiklerime kadar devamlı bir değişim içindeyim. Ama her ne yapıyorsam içimden geldiği için, öyle hissettiğim için yaşıyorum.
Peki İspanyol kadınları nasıl oluyor da aynı anda hem çok güçlü hem çok kırılgan hem de çok “kadın” görünebiliyorlar?
Cevabı flamenko bebeğim! Bütün duygular içinde... Eşimden biliyorum, matadorlar da bizim gibi. Sahneye son derece süslü çıkıyorlar. Bu kadınsı yönleri olsun. Boğayla olağanüstü bir güç savaşı veriyorlar; bu erkeksi yönleri. Üstelik bu savaşı verirken vücutlarını, özellikle de bileklerini çok estetik bir şekilde kullanıyorlar. Biz de kollarımızı havaya kaldırdığımızda güçlü, indirdiğimizde kederli ve bir kedi kadar kırılgan oluyoruz. Ama günün sonunda hep güçlüyüz...
Sizinle ilgili “Çok zengin olsam ses tellerini sigortalattırırdım” yazmış bir Türk dinleyici.
Bu kadar güzel bir yorum hayatımda duymamıştım. Kızarmaya başlayacağım. Türkiye’de gerçekten çok bilgili bir dinleyici kitlesi var ki bunu laf olsun diye söylemiyorum. Dikkat ediyorum, son zamanlarda Türkiye’ye pek çok farklı türden sanatçı geliyor. Seçeneğiniz bol. Bu yüzden benim için İstanbul’da konser vermenin Londra’da konser vermekten bir farkı kalmadı.