İsrail’in Ebu Zuhur’a indirdiği bombalar, sadece bir üssü vurmadı; İsrail’in bölgede kendisinden başka hiçbir egemen devlete tahammülünün olmadığını iyiden iyiye kanıtladı.
Netanyahu’nun “Türkiye’ye mesaj verdik, daha iyi anlamalarını sağladık” cümlesi o bombaların üzerine tüy diken küstahlığın ta kendisi.
Bir devletin başbakanı başka bir devlete “anladın mı artık?” der gibi konuşuyorsa o devlette artık normale dair her şey çökmüştür.
Türkiye Cumhuriyeti’ne hiza verme girişimi düpedüz kaba bir tahrik. Tarih bilmez bir kibrin ürünü.
İsrail’in gerekçesi her zamanki gibi “güvenlik” maskesi altında sunuluyor.
Netanyahu ofisine göre Suriye ile bir statüko anlaşması vardı. Şam, Halep yakınına Türk birlikleri konuşlandırarak bunu ihlal etme eşiğine gelmişti. Uyarılar savrulmuş, dikkate alınmamıştı. Dolayısıyla vuruş zorunlu hale gelmişti. Bu anlatıda moronlara özgü bir şeffaflık var; o kadar ki arkası hemen görünüyor .
Daha doğmadan cezalandırılan bir tehdit var ve bunu meşrulaştırmak için uğraşmıyorlar bile.
Klasik önleyici savunma tiyatrosu.
Oysa Ankara üste Türk askeri heyeti bulunmadığını resmen açıklamıştı. Şam da kalıcı bir Türk varlığı planı olmadığını bildirdi. İsrail ise kendi güvenlik paranoyasını gerçekliğin üstüne koyarak “ben tehdit gördüm, o halde vururum” dedi.
Asıl ironi bu saldırının daha uzun bir zincirin son halkası olmasında yatıyor. Beşşar Esad düştükten sonra İsrail yeni Suriye yönetiminin askerî omurgasını sistematik biçimde parçalamaya girişti.
Aralık 2024’te ağır silah stokları ve hava savunma sistemleri vuruldu. Cebel Şeyh ele geçirildi.
Mart 2025’te T4 ve Palmira üsleri bombalandı.
Temmuz’da Şam’ın kalbindeki Savunma Bakanlığı kompleksi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı civarı hedef alındı.
Ebu Zuhur bu yıkım dizisinin en sembolik noktası oldu.
SALDIRININ HEDEFİ ANKARA, VURULAN YİNE SURİYE
Türkiye sınırına yetmiş kilometre mesafedeki bir üssün vurulması mesajın muhatabını netleştirdi: Ankara.
Günün sonunda, bizim bazı ulusalcı ve Solcu çevrelerde dolaşan “Şara, İsrail’in projesidir” tezi bu saldırı silsilesiyle adeta gülünç hale geldi.
Zira bir “projenin” efendisi kendi “kuklasının” komuta merkezlerini, hava üslerini ve yeniden inşa çabalarını defalarca vurmaz.
İsrail’in davranışı Şara’yı kontrollü ortak gibi değil gerçekte cihatçı geçmişi olan ve özellikle Türkiye’ye yaslandığı için potansiyel tehdit sayılan bir aktör olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Sözde “tez” delik deşik olmuştu; Ebu Zuhur’da ise ipi çekildi.
ULUSLARARASI TEPKİLERDE DİKKAT ÇEKEN DETAY
Uluslararası tepkiler de bu kibrin yalnızlığını belgelemiş durumda.
Türkiye ve Suriye’nin kınamalarının ötesinde Ürdün, Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri saldırıyı egemenlik ihlali olarak niteledi. Körfez İşbirliği Konseyi ve Arap Birliği benzer çizgide açıklamalar yaptı. ABD “gereksiz tırmanma” demekle yetinirken BM sözcüsü Suriye’nin toprak bütünlüğünün ihlal edildiğini kayda geçirdi.
Dikkat çekici olan şu: Bu açıklamaların neredeyse tamamı İsrail’in “Türkiye’ye mesajı” olgusunu doğrudan hedef almaktan kaçındı.
Dil bilerek Suriye’nin egemenliği etrafında örülmüş. Ankara-Tel Aviv gerilimini daha fazla alevlendirmek istemeyen bir temkin hâkim. Bu temkin bir yandan bölgesel denge arayışını yansıtıyor, diğer yandan da saldırının asıl küstahlığını yeterince teşhir etmeyen bir pasifliğe kayıyor.
Ankara’nın cevabı abartısız ama netti. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı İsrail’in iddialarını “gayriciddi” buldu ve ekledi: “Bu iddialar, İsrail’in Suriye’nin egemenliğini hedef alan hukuksuz hava saldırılarını meşrulaştırmayı amaçlamaktadır. Dile getirilen ithamlar, Netanyahu’nun seçimler öncesinde yayılmacı politikalarını sürdürme niyetinden kaynaklanmaktadır.”
Milli Savunma Bakanlığı da üste Türk askeri heyeti bulunmadığını resmen kayda geçirdi. Bu iki açıklama hem iddiayı çürütüyor hem de saldırının arkasındaki siyasi hesabı açıkça işaret ediyordu.
Peki gönüllerdeki ateşi söndürüyorlar mıydı? Hayır.
Karşımızdaki sadece deli olsa tatlı tatlı idare ederdik. Hem deli hem câni hem elinde benzin bidonu olunca kararlı ama alabildiğine soğukkanlı olmak zorunda kalıyoruz.
Dolayısıyla Türkiye’nin tutumu kışkırtıcı dile ve fiilî eyleme karşı egemenlik çizgisini net tutmak ve gerilimi tırmandırmaktan kaçınmakla sınırlı oluyor.
Türkiye dış işlerinde epeydir “Milli çıkarlar duygusal patlamalarla değil uzun vadeli hesaplarla korunur” çizgisi var.
Ancak bir de şu var: Birileri İsrail’e engel olmazsa coğrafyanın daha büyük bir cehenneme sürüklenmesi kaçınılmaz hale gelecek.
Bu “birileri” mutlak surette Türkiye olmak zorunda değil. Ama illâki “biri” bunu yapmak zorunda.