Antoine Fuqua’nın yönetmen koltuğunda oturduğu ve yapımcılığını doğrudan Jackson ailesinin/mirasçılarının üstlendiği "Michael" biyografisi, tam da endüstrinin göbeğinden çıkan her yapım gibi iki ucu keskin bıçak. Bir yandan görkemli bir iade-i itibar ve sanatsal deha kutsaması, diğer yandan ise mirasçıların /ailenin kendi tarihini sterilize etme çabası.
Filmin en büyük dramatik risklerinden biri, trajedisi ve dehası bu denli efsane olan bir figürü canlandıracak bir ‘taze’ oyuncunun "karikatüre" dönüşme tehlikesiydi.
Michael’in ikinci doğumu: Taklit değil adeta Enkarnasyon
Ancak “Jaafar Jackson”, amcası Michael’ı sadece taklit etmemiş; adeta onun somatik ve ruhsal mirasını devralmış. Karşımızdaki performans bir oyunculuk pratiğinden ziyade, amcasının reenkarnasyon davetine verilmiş bir yanıt gibi.
Buna karşın film, yan karakter yazımında aynı derinliği yakalayamıyor.
Kardeşler arası ilişkiler oldukça yüzeysel, geçişi kurtarmak için tasarlanmış sekanslar gibi duruyor. En büyük yapısal boşluk ise “Janet Jackson” figüründe karşımıza çıkıyor.
Janet’ın bu aile anlatısında adeta "hiç var olmamayı" seçmesi, senaryo tarafından rasyonel ve inandırıcı bir zemine oturtulamıyor; endüstriyel bir sansürün veya aile içi bir uzlaşmazlığın halı altına süpürüldüğü çok açık.
Kaptan Kanca’ya Karşı Peter Pan: Çalınmış Çocukluğun Defansı
Filmin psikolojik olarak izlemesi en klostrofobik ve zorlu kısımları, şüphesiz baba “Joe Jackson”’ın sadist şiddetini ve istismarını gördüğümüz sahneler.
Michael, hayatı boyunca o karanlık odalarda çalınan çocukluğunu, kurduğu fantezi evreninde yeniden inşa etmeye çalıştı.
Filmin, daha sonra küresel bir cadı avının merkez üssü haline gelecek olan “Neverland” fikrinin tohumlarını Michael’ın zihnine nasıl ekildiğini gösteren kısımları sinematografik açıdan oldukça etkileyici.
Michael, tam anlamıyla bir Walt Disney çocuğuydu. Hayatını mahveden sadist babayı "Kaptan Kanca" olarak kodlarken, kendisini diğer çocukları o kancadan korumaya adayan, büyümeyi reddeden "Peter Pan" rol modeline hapsetti.
Trajik olan şu ki, onu koruyan bu zırh, ileride cellatlarının en büyük silahı olacaktı.
Film, bu travmatik çocukluğun isyan bayrağını "Bad" (1987) albümüne bağlıyor.
Babasına nihayet kırmızı kart gösterdiği, o sisteme ve otoriteye başkaldırdığı kırılma noktasında Michael adeta şunu haykırıyor: "Eğer babamın kurallarına uymamak, kendi özerkliğimi ilan etmek kötülükse; evet, ben Kötüyüm (Bad)!"
1983 Hegemonyası: MTV Barajı ve Sokaktaki Frekans Ayarı
Filmin en kırıcı ve tarihe ayna tutan politik sekanslarından biri, Michael’ın küresel bir ikon olduktan sonra bile maruz kaldığı kurumsal ırkçılık. Yıl 1983. Karşımızda yerçekimine meydan okuyan, popüler müziğin iskelet yapısını değiştiren bir deha var ama MTV, sırf siyah olduğu için "Billie Jean" klibini yayınlamayı reddediyor. Ta ki CBS Records’un güçlü patronu Walter Yetnikoff, tüm beyaz sanatçılarını kanaldan çekmekle MTV'yi tehdit edene kadar.
Filmin değindiği bir diğer sosyolojik kırılma ise Thriller albümü dönemi, özellikle de "Beat It" klibinin arka planı.
Klip, sadece koreografiden ibaret değil; dönemin siyah ve Latin çetelerinin sokak savaşlarını engellemek, o yıkıcı enerjiyi sanatla absorbe etmek için tasarlanmış bir toplumsal mühendislik projesiydi.
Gerçek çete üyelerini sette bir araya getirip, müziğin ritmiyle sokaklara bir frekans ayarı yaptı. Bu yönüyle Jackson, hip-hop ve sokak kültürünün kitleselleşmesine de ebelik ediyordu.
"Müzik, sokaktaki şiddeti sönümleyen bir frekans ayarıydı; Michael çeteleri karşı karşıya değil, yan yana dans ettirerek sistemi kendi silahıyla vurdu."
Sistemik Suikast: Filistin Şiiri, Ontolojik Tehdit ve Epstein Paradoksu
Hikaye,
“Bad” albümünün yayınlandığı ve 90’ların başına göz kırpan o zirve noktasında perdeyi kapatıyor.
Eğer bir devam filmi gelmezse, bu yapım sadece fanlar için bir "anma" ve trajedinin üstünü örtme projesi olarak kalır. Çünkü asıl kırılma, o zirveden sonra başladı.
Nezaketini, hasta çocukları ziyaret etmeyi ve inancınıhiç yitirmeyen bu adam, ne zaman ki küresel nizamın kırmızı çizgilerine bastı, işte o zaman sistemik bir itibar suikastına uğradı.
“Filistin” için yazdığı şiiri bestelemek istediği, "They Don't Care About Us" şarkısıyla ana akım medyanın ve elitlerin maskesini düşürecek şifreler verdiği an kendisini tamamen savunmasız bıraktı
.
Ancak sistemin asıl ontolojik korkusu başkaydı: Kardeşi Jermaine Jackson gibi Michael’ın da "İslam’ı seçme ihtimali". Bu ölçekte, milyarlarca insanı peşinden sürükleyen kitle imha silahı gücünde bir ikonun saf değiştirmesi, Batı merkezli hegemonik kültür endüstrisinin ontolojisine atom bombası bırakmak demekti.
Sistem buna izin vermedi; Michael’ı yalnızlaştırdı, şeytanlaştırdı ve büyük acılara sürükledi.
Sonuç Olarak:
▪️Bir devam filminin gelmesi çok zor. Çünkü Michael Jackson, ölümünden sonra bile mirasçılarına milyarlar kazandıran devasa bir endüstriyel aparat. O mirasçılar, filmde kendilerini rahatsız edecek, mülkiyet ilişkilerine zarar verecek sahneleri sansürlemek için milyon dolarlar harcadı.
▪️O, "Star" kavramının içini öyle bir doldurdu ki, ondan sonra o tahta oturan herkesbirer replika olarak kaldı.
▪️Yalnız, anomalilerle dolu ve sadece "çocukluğa doğru olgunlaşmak" isteyen bir dehaydı. Ona atılan pedagojik ve ahlaki lekeleri dizayn edenlerin, o sıralar VIP jetlerine atlayıp “Epstein Adası'na çocuk istismarına giden küresel elitler olması ise tarihin en büyük, en karanlık ve en ikiyüzlü paradoksudur.