Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Nihal Bengisu Karaca Odyssey'in anlattığı: Troya Gazze'dir

        Washington koridorlarından yükselen tek taraflı tehditler, BM kararlarının rafa kaldırılması ve Trump’ın kendi dayattığı "Barış Kurulu" ültimatomlarıyla Gazze’deki yıkımın üzerini örtme çabaları, insanlığı koruyan son norm kırıntılarını da ateşe veriyor. Gücün zayıf olanıezdiği, uluslararası hukukun açıkça hiçe sayıldığı bu kural tanımaz çağda Christopher Nolan, binlerce yıllık bir efsaneyi raftan indirip bugünün yüzüne çarptı.

        Nolan, Odyssey destanını Trump’ın karanlığını kavrayıp kurcalayacak bir eldiven olarak kullanıyor.

        İşgal için sürekli yeni bahaneler üreten Agamemnon’un şahsında Beyaz Saray’daki muktedirliği, surları ardında katledilen Truva’nın şahsında ise Gazze’yi ve Doğu’yu resmettiği bu filmde; katledilen masum genç kızın verdiği iç sızısından İthaka’nın çürüyen sarayına kadar her sahnede Batı’nın kendi eliyle sıfırladığı ahlaki değerlerin cenaze merasimini yönetiyor.

        HİLENİN ZAFERİ MEDENİYETİN YENİLGİSİDİR!

        Yazmakta geciktim, iyi de yaptım, amacım filmi izleyenlerin çoğalmasını beklemekti. O halde gelin oturun yamacıma, bir de ben ne gördüğümü anlatayım.

        *

        Truva Atı’nın kentin kapılarından içeri sokulduğu an, bir şehrin düşüşünden fazlasıydı.

        O an, insanıbarbarlardan, film boyunca gördüğümüz yaratıklardan, cadılardan, sıfır etkileşimle saldıran zırhlı devlerden ayıran en kadim yazısız yasa ateşe verildi. Zeus’un, ‘kutsal’ın koyduğu norm: Güvene dayalı sığınma ve misafir olma hakkı (xenia).

        Zeka ve oyun kurabilme yetisi ahlaktan koparıldığında bir medeniyet aracı olmaktan çıkar; enstrümantal bir yıkım silahına dönüşür.

        Güvene dayalı o kadim kuralın çiğnenmesiyle birlikte medeniyet sadece Truva’da değil, o gemilerin kıyılarına yaklaştığı tüm Akdeniz’de ve denizlerde çöktü.

        FATİH OLMAK İSTERKEN "ÖCÜ" OLMAK

        #resim#1387881#

        Aklını kutsalın önüne koyup hileyle zafer kazandığını sanan Odysseus ve silah arkadaşları için dönüş yolculuğu bir zafer yürüyüşü olmaktan çıktı, kendi yarattıkları cehennemin içinde bir avlanma sürecine evrildi.

        Sığınma hakkını ve güveni yok ettikleri için, ayak bastıkları her limanda artık birer "fatih" olarak değil; dehşetle karşılanan birer öcüye, tarihsel bir korku objesi olan "denizden gelen lanete" dönüştüler.

        Uğradıkları her adada çiğnedikleri o insani değerlerin yokluğuyla yüzleştiler. Sadece toprağını koruma güdüsüyle saldıran dev Tepegöz (Polyphemus), sırf kıyılarına yanaştı diye insanları akıllarından eden Sirenler veya 'ne hakla evime kadar yürürsünüz’den huylanan büyücüler hepsi Tanrı’nın mesajını icra ediyordu: Yabancıyı, misafiri açık yüreklilikle karşılamayı mümkün kılan ‘güven’ ihlal edildiğinde insan, bu barbar yaratıklardan farksız olur. O durumda insan sadece av olur.

        Nitekim Odysseus ve adamları da öyle oldu.

        Katledilen masum bir Truvalı kızın yüzüne bürünen Athena imgesi eve dönüşten çok cehennem çukurunda debelenmeye dönen yolculukta peşlerini hiç bırakmadı.

        Günün sonunda Odyseus tüm mürettebatını kaybetti ve Calypso adlı bir kadının, aslında mitolojik bir figürün ağına düştü.

        YÜZLEŞME VE GEÇ KALINMIŞ SAĞDUYU

        Calypso’nun hatıraları unutturan lotus çiçekleri Odysseus'un zihnini bulanıklaştırsa da kalbinde sızlayan yarayı ve ailesine duyduğu belli belirsiz özlemin gölgesini silemez. Kalbin zihni yenmesi,Odysseus’un geçebildiği ilk hakiki sınav olur.

        O güne kadar hep tanrılara karşı masaya kendi aklını koyan Odysseus, ilk kez ilahi olanın yardımına teslim olur.

        Pusulasız, mürettebatsız tek başına bir sala biner, kendisini o sala bağlar ve‘eve dönüş’ nihayet mümkün olur. Engellerin kalkması ve yolun yağ gibi akması için kalbinin sesine kulak vermesi ve ilahi olanın/yaradanın/kaynağın yolunarıza göstermesi gerekmiştir ki, bu tüm dinlerin ve spiritüel öğretilerin özüdür. Bir agnostik olan Nolan’ın bu detayları Homeros’a izafe edilen eserden kırptığı pek çok yer gibi kırpmamış olması manidar.

        Odysseius’un İthaka’ya vardığında ulaştığı yer bıraktığı yuva değildir. Krallığı bir ganimet gibi devralmaz; tahtı ve iktidarı oğlu Telemachus’a devretmesini sağlayacak bir tezgah kurar. Ancak bu kez bu tezgah adaleti sağlamak ve haklı olana hakkı teslim içindir.

        GÜNEŞİN BATTIĞI YERDE KAYBOLMAK VARKEN...

        Eşi Penelope’yi ise muzaffer bir kral edasıyla değil, bir insan olarak baştan ve hak ederek kazanmak zorunda kalır.

        Ve hikaye, Batı’nın erkek egemen kibir tarihine vurulan en ağır darbeyle, Penelope’nin daha yolun en başında yaptığı o ilk öneriyle noktalanır: “Güneşin batışında kaybolmak...”

        İthaka’yı, statüsünü koruma ve hatta perdahlama istenciyle geride bırakıp kanlı iktidar kavgasının peşine düşerek Troyanın kapılarına dayanmadan az önce Penelope bunu söylemişti.

        “ İstersen bunu hiç yapma, güneşin battığı yere yelken açıp orada kaybolalım.”

        Tarihe kan döken bir bir fatih olarak geçmek yerine, insan kalarak tarihin dışına çekilmeyi seçmekti önerilen.

        Tanrı’yı gerçek anlamda takip eden kadınlardır bu yüzden. Erkeğin gerçek bir muttaki olması için yüzlerce sınavdan geçmesi gerekir. Kadın ise O’nu duyar, O’nunla konuşur, O’nunla yürür.

        Eğer erkek kibri, Agamemnonlaşan güç tutkusu ve "akılcı" hileleri boş veripdaha en başta bir kadının sağduyulu sesini dinlemiş; zafer peşinde koşmak yerine "güneşin batışında kaybolmayı" göze alabilmiş olsaydı; Truva katledilmeyecek, 20 yıllık o çile yaşanmayacak, ‘yuva’ kemirgen istilacılar/talipler ile tehlikeye girmeyecekti.

        Dünyayı birbirine bağlayan ve iletişimi mümkün kılan sığınma hakkı yok edilmeyecek ve insanlığı koruyan son norm seti heba edilmiş olmayacaktı .

        Nolan, finalde geminin yönünü batıya kırdırıp İthaka’yı terk ettirirken çilesini doldurmuşOdysseus ‘un ağzından bugünü de kavrayan o kehaneti verir: “Karanlık bir çağa giriyoruz”.

        Nolan Batı’nın yüzüne şu acı gerçeği çarpmak için çekmiş bu filmi. “Onca yıkımdan, dökülen kandan ve yok edilen insani değerden sonra varılan yer, zaten en başta önünüzde duran ama kibrinizden dolayı reddettiğiniz o ilk makul öneriydi. Hep böyleydiniz ayrıca, hep. Her zaman...”

        Barbarlığın bedeli ödenir, ama ödenen bedel genelde asıl fiyatı karşılamaz.

        Nitekim geriye artık kimsenin birbirine güvenmediği, hilenin geleneğe/kutsala dayanan değerlere galebe çaldığı bir dünya kaldı.

        Gücü elinde tutan hegemonyanın aynı hataları tekrarlayacağı, mazlumları hem ezerek hem kandırarak yok ettiği, alınan dersleri ise hep unuttuğu lanetli bir dünya.

        Ben Nolan’ın sadece iyi bir yönetmen değil aynı zamanda iyi bir insan olduğunu bu filmle anladım.

        “Amaaan kanka yaa antik Yunan falan, sıkıcı, sarmaz bizi vs” demeyin, önemseyin ve izleyin.