Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Haluk Levent hakkında ortaya saçılan iddialar yenir yutulur türden değil.

        Ortada MASAK raporlarından savcılık dosyalarına, kamuoyuna yansıyan çeşitli iddialardan, bunlara karşı yapılan açıklamalara kadar uzanan bir süreç var. Hukuki sonucun ne olacağını bugün kimse bilmiyor. Belki ağır bir mahkumiyet alacak, belki kısmen beraat edecek, belki de yargılama bambaşka bir yere evrilecek.

        Ama Türkiye’nin asıl problemi, bu dosyanın nasıl sonuçlanacağından çok daha eski.

        Çünkü biz yine aynı filmi izliyoruz.

        Bir kesim “Ben zaten biliyordum.” diyerek geçmişe dönük bir bilgelik inşa ediyor.

        Bir kesim “Kandırıldık.” diye hayal kırıklığını anlatıyor.

        Düne kadar aynı fotoğraf karelerine girenler, bugün aynı kişiyi sadece muhalefete izafe edip “Bakın, ne kadar kolay kandırılıyorsunuz.” diye rakiplerini aşağılıyor.

        Sanki mesele sadece Haluk Levent’miş gibi…

        Değil. Mesele bizim kahraman üretme bağımlılığımız.

        Türkiye’nin ortak problemi kötü insanlar değildir.

        İyi olduğuna inanılan insanların denetlenmesini ayıp sayan kültürdür.

        Biz başarı ile ahlakı birbirine karıştırıyoruz.

        Bir insan çalışkansa, başarılıysa, fedakâr görünüyorsa zihnimizde görünmez bir denklem kuruluyor:

        Başarılıysa iyi biridir.

        İyi biriyse dürüsttür.

        Dürüstse zaten denetlenmesine gerek yoktur.

        İşte tam burada hata yapıyoruz.

        Çünkü ahlak ile hesap verebilirlik aynı şey değildir.

        İyi niyet ile kurumsal güvence aynı şey değildir.

        Hatta tam tersine…

        Bir sistem, başındaki insanın çok iyi olmasına ihtiyaç duyuyorsa zaten zayıf bir sistemdir.

        Güçlü sistem; kötü niyetli birinin elinde bile suistimali zorlaştıran sistemdir.

        O yüzden soru “Haluk Levent iyi biri mi?” sorusu değil.

        Asıl soru şu:

        Bir yardım kuruluşu, başındaki kişinin karakterinden bağımsız olarak güven verebiliyor mu?

        Bağışlar kişisel hesaplarla hiçbir şekilde temas etmeyecek şekilde tasarlanmış mıydı?

        İlişkili taraf işlemleri düzenli olarak açıklanıyor muydu?

        Büyük satın almalar şeffaf teklif usulleriyle mi yapılıyordu?

        Bağımsız denetim raporları herkesin erişimine açık mıydı?

        Yönetim kurulu, kurucunun yakın çevresinden ibaret olmayan; mali, hukuki ve etik denetim yapabilecek bağımsız isimlerden de oluşuyor muydu?

        Çünkü kurum dediğimiz şey tam olarak bunun için vardır: Bir kişinin iyi olduğuna ve iyi olduğu için her şeyi doğru yaptığına inanmak zorunda kalmayalım diye.

        Biz ise tam tersini yapıyoruz.

        Kurumları kişileştiriyoruz; her şeyi tek bir yüzle özdeşleştiriyoruz.

        Hepsi tek bir yüzle özdeşleşiyor.

        Kurucusunun gölgesinden çıkamayan her yapı, eninde sonunda kurucusunun kaderine mahkûm oluyor.

        Bir gün bütün alkış ona gidiyor.

        Ertesi gün bütün enkaz...

        Çünkü başından beri ortada kurum değil, tek kişilik bir anlatı var.

        Sonra da şaşırıyoruz.

        Oysa hukuk tam da en çok sevdiğimiz insanlar için gereklidir.

        Denetim, güvenmediğimiz insanlar için değil; güvendiğimiz insanların güvenimizi boşa çıkarmaması için inşa edilir.

        Çünkü güven duygusu, hukukun yerine geçmeye başladığı anda istismar ihtimali de başlar.

        Bizde ise denetim bile kişisel.

        Seviyorsak soru sormuyoruz.

        Sevmediğimiz anda da mahkeme kararını beklemeden infaza çıkıyoruz.

        İki durum da aynı spektrumun parçası.

        İkisi de aynı kültürün ürünü.

        İkisi de kişileri kurumların önüne koyuyor.

        İkisi de hukuku sadakatin yerine ikame ediyor.

        Haluk Levent hakkındaki hukuki süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, değişmeyecek tek gerçek şu:

        Bir kişiyi iyiliğin sembolüne dönüştürmek, onu hakikatin ve hukukun üzerine çıkarmaz.

        Ne sanatçılar…

        Ne siyasetçiler…

        Ne iş insanları…

        Ne kanaat önderleri…

        Ne de yardımseverler…

        Hiç kimse.

        Çünkü putlar taştan yapılmaz.

        Putlar, “Ama o yapmaz.” cümlesinden yapılır.

        Ve o cümle kurulduğu anda denetim geri çekilir.

        İşte Türkiye’nin ortak zaafı tam da burada başlıyor.

        Bugün put dikenler, yarın güya put kırıyor.

        Dün alkışlayanlar, bugün “Ben demiştim.” yarışına giriyor.

        Oysa ikisi de aynı geleneğin çocukları.

        Sadece ellerindeki alet değişiyor.

        Birinde patlayana kadar alkış tutmuş avuçlar var.

        Diğerinde balyoz.

        Ama ikisinin de baktığı yer sadece “ kişi”.

        Oysa medeniyet, kişilerin üzerinde yükselen kurumlar inşa edebilmektir.

        Demokrasi de iyi insan arama rejimi değildir. Kötü insanların bile büyük kötülükler yapmasını zorlaştıran kurumlar rejimidir.

        Bir toplumun gücü, iyi insanlara duyduğu inançla değil; kim olursa olsun herkesi denetleyebilen kurumlara sahip olmasıyla ölçülür.

        Vesselam…