Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Nihal Bengisu Karaca Eksilmenin anatomisi ya da hayatın en temel yasası
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Anjiyoya almadan önce ayakkabılarını çıkardılar.

        İnsan, bir çift ayakkabının bu kadar üzücü olabileceğini bilmiyor.

        I- AYAKKABILAR

        Koridorun kenarında duruyorlardı. İçlerinde kimse yoktu.

        Meğer insan bazen en büyük korkusunu monitörün ritminde, sedyenin metal sesinde değil; kapının önünde yan yana bırakılmış bir çift ayakkabıda görüyormuş.

        Çeyrek yüzyılı aşkın zamandır aynı hayatın içindeyiz.

        Bir ev kurduk. Bir çocuk inşa ettik. Aynı sofraya binlerce kez oturduk, aynı yorgunlukları farklı kelimelerle anlattık. Bazen hiç aynı yöne gitmeden karşılaştık. Bazen meydan okuduk ve uzaklaştık. Bazen sevdik ve yumuşadık. Kaderin aramıza kurduğu bağın inadına hamdolsun.

        Sonra bir gün bütün film şeridi ameliyathane önünde beklerken gözlerimi ayıramadığım bir çift boş ayakkabının içine sığdı.

        O gece insan zihninin büyük korkuları doğrudan söyleyemediğini fark ettim .

        Onları küçük görüntülerin içine saklıyor zihin.

        Benim zihnim de tek bir görüntünün etrafında dönüyordu.

        Ya o ayakkabıların içi bir daha hiç dolmazsa…

        II - MEZUNİYET TÖRENİ

        Dudaklarım, beynimden geçen duaların hızına yetişemeyip kurudu

        Üstelik ertesi gün oğlumuzun mezuniyet töreni vardı.

        Özel onur öğrencisi olarak mezun oldu

        Bir anne babanın en çok gülmesi gereken günlerden biri…

        Biz ise 78 yaşındaki annem ve babamın da eşliği ile, döver gibi yağan yağmurun altında kampüste tören alanına geçene kadar baştan aşağı ıslanmış halde yüzümüzdeki kaslara gülümsemeyi hatırlatmaya çalışıyorduk.

        Neredeyse, iki elimizle yanaklarımızı yukarı çekip tören normaline uygun bir gülümseme sündürmeye uğraşıyorduk.

        Bugünlerde pek çok kimsenin acıya, tutsaklığa, yoksulluğa rağmen yapmaya çalıştığı gibi.

        Atmosferden komut alan peyzaj bitkileri gibiyiz.

        Güneş çıktı; beslen.

        Fırtına geldi; saklan.

        Şimdi ikisini aynı anda yap.

        E, tören var giyin .

        Yirmi dört saat içinde doluyu da gördük, kasırgayı da, güneşi de.

        Sonra refakatçi olmam hasebiyle hastaneye döndüm.

        Birkaç aydır kendi bedenimle verdiğim mücadeleyi düşündüm.

        Gayet iyi bilinen bir restaurantta zehirlenmiş olmayı…

        Reaktif Hipoglisemi ve Haşimato'nun kombo yaptığı vücudumun verdiği alarmı durdurma çabasını.

        Uyguladığım sert eliminasyon diyetini…

        On beş günde bitecek sandığımız diş tedavisinin bitmeyip kök salmasını,ağrılardan oluşan siyah bir ağaca dönüştüğümü.

        Bir yeri onarırken başka bir yerin bozulmasını…

        Herkesin NATO zirvesi konuştuğu günlerde ben insan hayatının ne kadar tuhaf bir pazarlık masası olduğunu idrak ediyordum. Her iyileşmenin başka bir taviz istediğini izliyordum.

        Eşimin usta ellerde gerçekleşen anjiyosundaniyi sonuç alınıyor ama bu kez de kullanılan kontrast madde nedeniyle böbrekler bozuluyordu mesela.

        Bir yer düzelirken başka bir yerin fiyatı yükseliyordu.

        Ve ilk kez, bunların birbirinden bağımsız talihsizlikler olmadığını hissettim.

        Belki de hep yanlış soruyu soruyoruz.

        “Neden benim başıma geliyor?”değil “hayatın kendisi nasıl işliyor?” diye sorulmalı.

        Çünkü mesele benim hikâyem değil.

        Belki mesele, var olmanın bizzat kendisi.

        III— BOZULMANIN GRAMERİ

        Ertesi sabah zihnimde dolaşan kelimenin adını buldum.

        Entropi.

        Fiziğin en temel kavramlarından biri.

        Kabaca söylersek, izole sistemlerin zamanla düzensizliğe doğru akması.

        Termo dinamiğin ikinci yasası.

        İnsan normalde izole bir sistem değil, ama zamanla hücreler çeşitli nedenlerle vücuda gireni enerjiye dönüştürmediğinde basbayağı kapalı bir sisteme dönüşüyor. Bozulma başlıyor.

        Biraz durup etrafınıza bakınca bunun yalnızca fiziksel bir yasa olmadığını hissediyorsunuz.

        Meyve dalından koptuğu andan itibaren olgunlaşmıyor; aynı zamanda çürümeye de başlıyor.

        Demir paslanıyor.

        Taş aşınıyor.

        Evler eskimeye başlıyor.

        Fotoğraflar soluyor.

        Hafıza eksiliyor.

        Sesler unutuluyor.

        Beden yoruluyor.

        Devletler bozuluyor.

        Toplumsal düzen belirsizliğe gidiyor.

        Belki bu yüzden insanlık tarihi biraz da entropiye karşı verilmiş uzun bir direnişin hikâyesi.

        Ev yapıyoruz; yağmura karşı.

        Kıyafet dikiyoruz; soğuğa karşı.

        İlaç geliştiriyoruz; hastalığa karşı.

        Çocuk yetiştiriyoruz; zamana karşı.

        Kitap yazıyoruz; unutulmaya karşı.

        Fotoğraf çekiyoruz; hafızanın eksilmesine karşı.

        Seviyoruz; yalnızlığa karşı.

        Belki “medeniyet” başından beri sadece buydu.

        Bozulacağını bile bile güzelleştirmeye devam etmek.

        TEŞEKKÜR

        Bu konuya devam edeceğim .

        Ama şimdilik

        Prof.Dr. Adnan Kaya’ya, o gece desteğini hep yanımızda hissettiğimiz Prof. Dr. Yavuz Furuncuoğlu’na, Göztepe Medical Park başhekimi Dr. Zülfü Özkılıç’a ve Sude hemşireye çok teşekkür ederek bitirmek istiyorum .