Uluslararası ilişkilerde ‘oyun teorisi’ altındaki modellemelerden biri de ‘tavuk oyunu’ modelidir. Yıllar öncesinin bir Hollywood filminde, aynı şeritten karşı yönde son hızla seyreden iki genç sürücünün cesaretlerini göstermek amacıyla oynadıkları oyundan esinlenen bu model, iki oyuncu için en rasyonel opsiyon olarak her iki oyuncunun da işbirliğini öngörür.

Körfez bölgesinde işler içinden çıkılmaz bir hal aldığı şu dönemde, uzun yıllarını bölgede geçirmiş bir gazeteci olarak, İran ve ABD arasında yaşanan gerilimli süreci bu tavuk oyuna benzetiyorum. Birbirlerine koşan iki rakipten birinin, çarpışmadan kaçanın korkak ilan edildiği bir oyun bu. ABD ve İran ise birbirine koşan iki rakip…

Tahran’ın bu hafta 2015’teki nükleer anlaşmada belirlenen uranyum zenginleştirme limitlerini aşacağını duyurması ve Washington’ın bölgeye bin asker daha göndermesi ile oyun tehlikeli bir şekilde nükleer rulete dönüşmeye başladı. Tablo 2015 öncesinde daha karmaşık. İran, aradan geçen zaman içinde ABD ve AB üyesi beş ülkenin denetim yetersizliğinden dolayı zaten limitleri aşmakla suçlanıyor.

Gerilimdeki bu yükselişin başlangıcı geçen yıl ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan tek taraflı olarak çekilmeye karar vermesiydi. AB üyesi beş ortak, mahallenin şimdiki horozu Trump’ı ikna edemedi. Aslında ikinci kez seçilme arzusu ile yanıp tutuşan Trump’ın kendi partisindekileri dahi ikna etmesi oldukça güç görünürken gücünü gösterebileceği bir alan kurgulamaya başladı. Alternatifi savaş olmasına rağmen Trump anlaşmayı “şimdiye kadarki en kötü anlaşma” olarak niteledi. Şimdilerde savaş tam tamları çalıyor.

ABD başkanı savaş istemiyor gibi görünse de halen böyle bir ihtimal var. Hatta buna peyderpey zemin hazırlandı. İran, Trump’ın anlaşmadan dönmesinden sonra bir yıl ve Suudi Arabistan’ı Tahran’a karşı bir Sünni cihadına çağırmasından sonra iki yıl boyunca söz konusu anlaşmanın şartlarına uymuştu. Risk daima Washington’ın Tahran’ı nükleer programını askıda tutma sözünden caydıracak bir şey yapmasıydı ki o an geldi.

ABD nisan ayında İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü olarak tanıdı. Bunu, halen İran petrolü satın alan Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelere uygulanan yaptırım muafiyetlerinin kaldırılması izledi. Son olarak geçen ay ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun bölgede İran’ın oluşturduğu riskin arttığını söylemesiyle Washington Körfez’e B-52 bombardıman uçakları ve 1500 yeni Amerikan askeri sevk etti.

Bolton’un 2003 yılında ABD öncülüğündeki Irak işgalini meşru gösteren, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu palavrasının uydurulmasına yardım eden isimlerden biriydi.

Tam da şu dönemde Körfez’de petrol tankerlerine karşı saldırılar meydana geldi. ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri saldırılara ilişkin İran’ı işaret etti. Yani istenen kurgularda hazır. Geride bıraktığımız hafta ise İran Atom Enerjisi Ajansı ülkenin yakında düşük seviyede uranyum zenginleştirme sınırı olan 300 kilogramı aşacağını duyurdu.

ABD, Devrim Muhafızlarının saldırıya uğrayan bir geminin yanından mayınları aldıklarını iddia ettiği bir görüntü yayımladı. Ancak tankerin sahibi olan Japonlar, saldırının havadan geldiğini söyledi. Yani oluşturulmaya çalışılan uluslararası kamu algısı ABD’nin istediği gibi sürdürülmeye çalışılıyor.

Japon petrol tankerine yapılan saldırı Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin, İran’ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney ile görüşmesi sırasında meydana geldi. Biraz düşünülürse, İran ya da onun vekilleri neden diplomatik bir inisiyatifi sabote etmek istesin ki?

Bu yazıda amacım İran’ı savunmak değil. Zira Suriye’den Lübnan’a, Filistin’den Suriye’ye ve Yemen’den Irak’a istikrarsız ve kendi kontrolünde bir Şii hilali oluşturmaya çalışırken bölgenin istikrarsızlık ateşine sürekli odun atan bizzat İran’dır. Ortadoğu’da PKK dahil tüm terör örgütleri ile olan girift ilişkileri bugün Ortadoğu’da halklar ve mezhep grupları arasında bir çıkmaza dönüşmüştür. Bu noktada Suudi Arabistan ve İran madalyonun iki yüzü gibidir.

Ancak unutmayalım söylenen her yalan, gerçeğin hanesine bir borç olarak yazılır ve ABD şunu unutmamalı ki bu borcu mutlaka bir gün ödemek zorunda kalır. Irak’ta gerçeklerin yıllar sonra ortaya çıkması gibi…

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!