Maymundan geldik maymuna gidiyoruz!
Kadınlar, maymunlar, makyaj, İstanbul, Pera’daki sergiler ve şehrin huysuz yaşlıları Röntgen’in ışınlarına yakalandı...
Fatih Aksoy’un kadınlar, maymunlar ve makyaj üçgeninde yaptığı çözümleme ve ardından gelen tespit bir tokat gibi yüzümüze indi. Aksoy; “Bizim kadınlarımız, gerçekten makyaj yapmasını bilmiyor. Maymun gibi sokağa çıkıyorlar” dedi. Maymunluk konusu beni aşar da; Fatih Bey, keşke kadınlarla biraz empati kurabilseydi. Kadın olmayan bilmez, insan kaliteli makyaj malzemesi uğruna bir daire parası yer. Her zaman da iyi markaların toniğini, kremini, allığını, pudrasını almak mümkün olmaz. Kremini alırsın, allığa para yetmez, allığını alırsın pudrası eksik kalır. Kozmetik dükkânlarında büyük irade savaşı verilir, o savaş elinizin daha ucuz ürüne gittiği ve “Bir iki kere bunu kullansam bir şeycik olmaz canım” denildiği an kaybedilir. Bir de bakarsın ki sokaklarda Pinokyo gibi yanaklarında iki topla dolaşıyorsun! Buna katılmayacak kadın tanımam; doğru rimeli bulmak, hayatta doğru insanı bulmak kadar mühim değil midir? Zira; kalitesiz makyaj malzemesi yüzünden nice kadın, Grace Kelly gibi çıktığı evine, Robert Smith (The Cure) gibi dönmüştür, döner, dönecektir de... Ama işte; hem makyaj yapmayı bilmek hem de paraya kıymak gerekir. Kaldı ki maymundan geldiysek, tek yön bileti de almadıysak, maymuna dönüş mümkündür.
Yaşlılar bizi sevmiyor mu?
Tophane’de meydana gelen olaylar sebebiyle İstanbullu sanatseverler önce bir duraksadı, “olsun” istenen bir şey varsa olmadı, herkes rutinine döndü. Pera Müzesi’ndeki Japon Medya Sanatları Festivali’ni yüzlerce küçük çocuk gezdi, deftere ilerde manga çizeri olmak istediklerini yazıp yanına temsili çizimlerini ve “Büyüksünüz Japonlar” notunu ekledi. Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’ndeki Sarkis “Bir İkona” sergisinden yine ben bir şey anlamadan çıksam da Sarkis’in hayat hikâyesi yüzümü güldürdü.
Borusan’daki Madde-Işık sergisi yıldızlı beşi aldı, çoluk çocuk maddenin ışığa, ışığın maddeye dönüşümü seyredildi. Ta ki bende “sergi fobisi” geliştiren yaşlı iki ziyaretçi hanımdan azar bombardımanı gelene kadar her şey güzeldi. Hikâyemiz; kültür merkezinin aniden bozulan asansörüyle başladı. “Olur bazen, yavaş yavaş merdivenlerden çıkabiliriz” dememle, ilk “ne münasebet”i yedim.
BEN YAŞLIYIM HADDİNİ BİL
İkinci azar, dijital videonun en üst kata yerleştirilmesi yüzünden geldi. En üst kata neden bir şey koyulmuştu? 3D “Yer – Türkiye” adlı sanal Türkiye turunda dolaşırken, joystick’in ayarlarını sanki ben yapmışım gibi mideleri bulandı “Yavaş kullan şunu, bir de gözlüğünü arkadaşıma ver biraz da o baksın” lafı da afiyetle yenildi. “Borusan’ın görevlileri üniformalı omasa, hadi beni de görevli sandılar da azarı basıyorlar” diyeceğim, ama görevlilerin azarlanma ihtimali bile yeterince can sıkıcı değil mi? Metroda, otobüste, dolmuşta, markette, bankada, hatta sergide hep aynı sevgisiz bakışlar, hep “Ben yaşlıyım, sen haddini bil” tonu!
Bu şehirde yaşayan yaşlılarımız sokağa çıkıyor diye ben çok seviniyorum ama onlar bizi sokakta görmekten hoşlanmıyor mudur nedir? Şehir zorsa hepimize zor, hepimiz yorgunuz, aynen sizin gibi biz de istediğimiz sorudan başlayamıyoruz. Her şeyi sevgiyle, saygıyla aşabileceğimize inanıyorum, yaşlılarımızdan “Değiş tonton” programını etkinleştirmelerini rica ediyor, ellerinden öpüyorum. (Pera Müzesi’ndeki sergi bugün bitiyor, yetişin; Borusan’daki Madde-Işık 9 Ekim’e kadar devam ediyor, kaçırmayın!)