Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Londra’da bir bayram sabahı. Sevgili Cüneyt Özdemir ile CNN çekimleri için St. James Parkı’nda buluşmuşuz; keyifli, dost bir sohbet devam etmekte. Etrafta sincaplar koşuştururken, kazlar, ördekler dolaşırken, biz “savaş”, “Suriye ve değişen Ortadoğu politikası”, “terör”, “insan hakları”, “ifade özgürlüğü” ve bol iniş çıkışlı gündemimizi konuşuyoruz. Halbuki “bayram sohbeti” diye başlamıştık söze; çok geçmeden yoğun gündem maddelerine, kolektif ruh hallerimize döndük. Türkiye’de yaşayıp yahut Türkiyeli olup da siyasete ilgisiz kalmak mümkün mü? Politikanın ve politikacıların yansımadığı bir tek sohbetimiz var mı?

        HER AN HER YERDE

        Sokakta, işyerinde, piknikte, brunch’ta, misafirlikte, kahvehanede, hamamda, kadınların kabul günlerinde, erkeklerin tavla turnuvalarında, her an her yerde... Ne konuşursak konuşalım muhakkak bir yerinden sızar lafa “memleket meseleleri”. Hepimizin zihninde bir yerde hep aynı sual deveran etmekte: “Ne olacak bu memleketin hali?” Türkiyeli olmak, bu kadim soruya cevap aramaktan vazgeçememek demek değil mi biraz da? Siyasi/ideolojik bölünmelerimizi bazen o kadar ciddiye alıyoruz ki, işin özünü, insanın özünü unutuyoruz. Rahmetli Cemil Meriç’in bir sözü geliyor aklıma. (Ali Bulaç’ın aktardığı bir söz): “Bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur. Namuslu ve namussuzlar vardır” diyor öğrencilerine. Ve tembihliyor: “Siz namuslulardan olun.”

        *

        Parkta Türk turistler var, hem de çok. İstanbul’dan, Trabzon’dan, Ankara’dan, Konya’dan... Bizi görenler birer ikişer gelmeye başlıyorlar yanımıza. Dinliyorlar ilgiyle. Bayramda Londra sokaklarında o kadar çok Türk var ki adım başı birilerine selam vererek yürüyoruz. Herhangi bir günümün nasıl geçtiğini soruyor Özdemir. Müzeler, müzikaller, filmler, tiyatrolar, operalar var muhtemelen aklında. Diyemiyorum ki, “Bizim hayatımız aslında gayet tekdüze. Kendimize dair anlatacak pek bir şeyimiz yok. Olmadığı için roman yazıyoruz belki de. Başka hayatları düşünüp düşleyerek”. Filozofların yaşamları felsefelerinden/kitaplarından daha ilginç olabiliyor. Ama romancılar için tam tersi geçerli. Bizim kabilede renkli olan sadece romanlarımız. Sıradışı olan hayal gücümüz; yoksa gündelik hayatımızda matah bir yan yok. Sıradan bir günümüzü ele alın, sıkılırsınız. Roman/öykü yazmak, makaleler kaleme almak, başkalarını okumak, okuduğumuz kitap kötü ise homurdanmak, iyi ise kıskanıp gene homurdanmak üzerine kurulu bir çarkımız var. Elbette zaman zaman bunun dışına çıktığımız oluyor ama genel kalıp böyle.

        Londra’ya kısa süreliğine gelenler bile muhtemelen benden daha fazla restoran, bar, eğlence mekânı, alışveriş merkezi bilmekteler. Nerede ne alınır, hangi restoranda ne yenir, hafta sonları nerelere gidilir vb. sorulara benden daha vâkıflar. Bana kalsa ben hep aynı hırpani kafelerde, salaş yerlerde sadece okuyup yazarak, yazıp okuyarak geçirebilirim senenin her gününü. Bizim hayatımız o kadar yavan ki yazar olmaya heves eden gençler işin bu yanını biliyorlar mı merak ediyorum. Dolayısıyla bir romancı hemen her konuda rahatlıkla fikir yürütebilir. Hayvan hakları, finansal kriz, Amerika’da başkanlık seçimleri, kadına yönelik şiddet, Pakistan’da kız çocuklarının okuma hakkı ve Malala, Çin’de tek kültürlülük, Google ve demokrasi... Her türlü suale açığız ve verecek bir cevabımız var. Yeter ki en basit soru olan “Peki sen nasılsın?” sorulmasın.

        ‘MUTLU MUSUN?’

        Oysa sohbetin orta yerinde pat diye “Mutlu musun?” diye soruyor Özdemir. Kendi kendime hiç sormadığım bir soru olduğundan duraklıyorum. Mutsuz değilim, çok şükür, ama mutlu muyum bilmiyorum. Bir merak düşüyor içime. Acaba başkaları farklı mı? Acaba herkes biliyor da bir ben mi bilmiyorum? Buddha mutluluğu insanın yaptığı işlerle ve sarf ettiği kelimelerle başkalarını mutlu etmesine bağlamıştı. Yani bireyin içinde o gün ne hissettiğinden ziyade, insanlıkla kurduğu bağ idi aslolan. Sivri dilli Mark Twain ise mutluluk ile aklın ters orantılı olduğuna inananlardandı. Ne kadar az kullanırsak aklımızı o kadar çok saadet var bize. Eric G. Wilson “Against Happiness” kitabında Amerikalıların mutlu olmaya kendilerini adeta koşullandırdıklarını, mutlu olmayana “loser” (kaybeden) gözüyle baktıklarını yazmış ve tepeden şartlandırılmış mutluluğa karşı doğal akan melankoliyi savunmuştu. Bana gelince muhtemelen Gustave Flaubert ekolündenim: “Mutluluğun mümkün olduğunu sanmıyorum, ama huzur/sükûnet, evet işte o mümkün.” Herkese huzurlu, sakin, muhabbet ve dinginlik dolu bir bayram dileğiyle...

        Diğer Yazılar