Teşvikten maraz doğdu!
Sermayenin güçlü olduğu ülkelerde endüstri ile hükümetlerin arası pek bozulmaz. Malumu ilan etmek gibi olacak ama, hangi ideolojiden olursa olsun, kapitali güçlü memleketlerde sermaye siyaseti, siyaset de sermayeyi teşvik eder.
Türkiye'de ise işler biraz daha farklı yürür. İktidarların belirlenmesinde, hatta geçmiş yıllarda örnekleri yaşandığı gibi gitmesinde sermayenin etkisi tartışılmaz. Ama bu gerçek nedense konuşulmaz da; ayıptır. Birincisi de ayıptır ama ikincisi, yani konuşulması daha büyük ayıptır!
Malum bizim gibi ülkelerde "ahlaksızca kabul edilen" davranışların yapılmamasından çok duyulmamasına özen gösterilir!
Neyse ki konumuz bu değil, konumuz hükümetin büyük yatırımlar geleceği "umuduyla" açıkladığı yeni teşvik paketinin otomotiv sektörü tarafından beğenilmemiş olması. Hükümet, paketle ilgili memnuniyetsiz sesler çıkmaya başladığında Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın ağzından oldukça sert bir cevap vermişti. Çağlayan o dönemde, otomotivcilere gözlüklerini değiştirmelerini tavsiye ederek, "Kullandığımız kaynaklar babamızın parası değil" demiş ve daha fazla teşvikin gelmeyeceğini açıkça dile getirmişti. Kesinlikle haklıydı. Bu paralar hiçbirimizin babasının parası değildi, çünkü babalarımızın parası zaten yoktu, ülkenin evlatları borç ödeyerek büyüdü!
Ancak öte yandan 2023 yılında Türkiye'nin 4 milyon adet otomobil üreteceği, bu üretimin 3 milyonunun ihraç edileceği ve Türkiye'nin sadece otomotiv ihracatından 75 milyar dolar gelir elde edeceği de yine hükümetimizin bakanları tarafından oldukça 'heyecan verici' hedefler olarak bizlere sunulmuştu. Yani belki babalarımızın parası yoktu ama, hiç olmazsa cumhuriyetin 100. yılında çocuklarımızın borçları olmayacaktı.
İşte aksi gibi tam da bu hedefin gerçekleşmesi için yine "sermaye" ile iyi geçinmek gerekiyordu. Al sana paradoks!
Yani herkesin anlayacağı dilde söylersek, "Minareden at beni, in aşağı tut beni".
Madem ki sosyalist bir devlet değiliz o zaman hedefe ulaşmak için minareden atsak bile aşağıda da tutacak birilerini bulundurmak zorundayız galiba. Yani 10 yılı aşkın bir süredir yakınımıza bile uğramayan yeni, büyük ve sıfırdan yatırımların gelmesi için ya "öyleymişiz gibi yapmaktan" ya da "büyük hedefler koymaktan" vazgeçeceğiz. Sanırım zamanımızın ruhuna en uygun düşen de "olduğumuz gibi görünmek" olacaktır.
Keşke cumhuriyet tarihimiz boyunca üretilen sermaye hana, hamama, kata yata gideceğine, yatırıma gitseydi de, biz de ülke olarak önce bağırıp çağırıp, olmaz öyle şey deyip, sonra da "istekleri tekrar gözden geçirmek" zorunda kalmasaydık.