Halkımız gerçekten mutlu mu?
Mutluluk, çoğunlukla objektif "ölçü"leri olmayan, kişinin "duygu dünyası" içinde şekillenen psikolojik bir durumdur.
Zenginlik, başarı ve istediğini elde etmek, mutlak bir şekilde kişinin mutluluğuna yetmeyebileceği gibi; "yoksulluk" da işsizlik de mutsuzluk için neden olmayabiliyor. "Kanaatkâr", "inançlı" olmak, olanla ve bulduğuyla yetinmek de mutluluk nedeni olabilmektedir.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) "2012 Yaşam Memnuniyeti Araştırması" sonuçlarına göre, halkın %61'i çok, %29'u orta derece mutlu, sadece %10'u mutsuzdur. Halkın %76'sı ise geleceğinden umutludur.
Oysa, 19 milyon ailenin %70'i yoksulluk sınırında yaşam sürdürmekte, genç nüfusun %25'i, yani her 4 gençten biri işsizdir. Üniversite sınavına giren her 4 lise mezunu gençten 3'ü sınavı kazanamayarak "üniversite kapısı"ndan geri çevriliyor.
Bu tabloya baktığımızda, "yoksulluk, işsizlik, eğitimde fırsat eşitsizliği, olanaksızlık" gibi objektif ölçülerin halkı "mutsuz" etmesi gerekir.
Halbuki TÜİK'in, "2012 Yaşam Memnuniyeti Araştırma" sonuçlarına göre, halkın %90'ı mutlu, %10'u mutsuz, %76'sı da geleceğinden umutludur.
Bu tabloya baktığımızda, halkımızın "inanç" temelli "kanaatkâr" ve "muhafazakâr" yapısını görebiliyoruz.
Ancak, bu görüntü ülkeyi yönetenler açısından "aldatıcı" olmamalıdır, onları "rehavet"e sürüklememelidir.
Çünkü işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, gelir adaleti çarpıklığı; sürdürülebilir gerçek mutluluğun ve geleceğe olan güven duygusunun önündeki engeldir.
İletişim teknolojisinin ulaştığı bu ileri aşamada ve küçülen dünyada, küreselleşme olgusunun yaşamın her alanında hissedilmesi, bireyleri ve toplumları değişim gerçeğinin dışında bırakamaz.
Unutulmamalıdır ki, "değişmeyen tek gerçek değişimdir".
GELİR DAĞILIMI UÇURUMU
Bu nedenle; siyasal iktidarlar, toplumu muhafazakârlaştırarak bir süre gerçeklerin dışında bir dünyada "mutluluk sanısı"yla yaşatabilirler ancak bu, "sürgit" devam etmez.
Tıpkı yanardağların "oluşum"u gibi, "oluşum" tamamlanınca, toplumlar da "lav püskürtmeye" başlarlar.
Toplumların "lav püskürtmesi", sosyal ve siyasal değişim, başkalaşım sürecinin habercisidir.
Gelir dağılımı adil, refah düzeyi ve yaşam kalitesi yüksek, işsizliğin, yoksulluğun olmadığı, sosyal devletin varlığının her ortamda hissedildiği toplumlarda "yanardağ oluşumu" da "lav püskürtmesi" de olmaz; o nitelikteki toplumlarda esenlik içinde, çıtası yüksek ve sürdürülebilir demokrasi söz konusu olur.
Devlet'in resmi rakamlarına göre son 10 yılda fert başına düşen milli gelir, %43,7 oranında artmıştır.
Buna karşılık, milli gelir dağılımında nüfusun "en fakir" %20'lik dilimin payına gelirin %5,8'i düşerken, "en zenginler"in %20'lik nüfus dilimi, gelirin %46,7'sini almaktadır.
Bu tablo, gelir dağılımı uçurumunun, "toplumsal huzuru, barışı, dayanışmayı tehdit eden" potansiyel güç haline geldiğini göstermektedir.
Bu arada, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından "2011 Aile yapısı Araştırması"na göre; ailelerin %72,3'ünün geliri 1.200 TL'nin altında, %21,1 ise 1.201 ile 2.500 TL arasında değişen bir gelir ile geçiniyor. Geliri 2.500 TL'nin üzerinde olan ailelerin toplam içindeki ağırlığı sadece %6,6 oranındadır.
Bu tablo da, yoksulluğun ulaştığı "ürkütücü boyut"u tarif etmektedir.
Bu tablolarla çelişen, siyah-beyaz kadar "zıt" olan bir başka tablo da; halkın %90'ının mutlu, %76'sının da gelecekten umutlu olduğu tablodur.
Sonuç olarak: Demokratik, açık toplumlarda sürdürülebilir "mutluluk", refah düzeyi ve yaşam kalitesiyle "doğru orantı"lıdır. TÜİK'in "mutluluk verileri", ülkeyi yönetenleri "rehavete sürüklememeli"dir.