Geçenlerde bir sabah, uzun süredir görmediğim Allah’ın belası bir tanıdığımla göz göze geldim. Yokluğunu hiç hissetmediğim, hatta yıllardır arayıp sormadığı için mutlu olduğum bir tanıdık bu... Bir gün, kalabalık bir partide, restoranda, stadyumda, otobüste ya da vapurda en olmadık bir anda yanı başımda bitecek diye korktuğum mendebur, o sabah yataktan kalktığımda gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Yüzümü ekşitip, taa derinlerden bir “ahhhh” nidasının peşinden fısıldadım: “Selam sol kolumdaki ağrı, benim eski dostum!”

Son bir haftadır benim için dünyanın merkezi yine sol kolum!
Onunla tanıştığım ilk günden beri ağrı kesicilerle alay eden bu ağrı yine öldürüyor beni...
Yürürken, otururken, yatarken ağrımda benimle birlikte yürüyor, oturuyor, yatıyor.

Beni bu ağrıyla tanıştıran münasebetsiz ise yıllar önce omurgamdaki 5-6 ve 6-7'nci disklerden pörtleyen fıtık!

Binlerce kilometre üstümüzde uzayda dünyanın etrafında dönüp duran uydular gibiyim, sürekli yer değiştiriyorum. Eski dostum, lanet olası ağrım, belli süreler azalsa da topa daha sert vurabilmek için gerilen futbolcular gibi koşarak gelip olanca gücüyle omzuma bir tekme indiriveriyor.

Yüzünü şeytan göresice bu ağrıdan kurtulmak için bir haftadır iki oda bir salon bir spor merkezinde matların üzerinde yuvarlanıp Ortaçağ’dan kalma işkence makinelerini anımsatan pilates aletlerinde ileri geri sallanıp duruyorum. Kararlıyım boynumun dibinden ayrılmayan ağrımı, geçenlerde fotoğrafı çekilen ‘kara delik’e yollayacağım!

AĞRIYLA BAŞ ETME YOLLARI

Önceki gün boyu devrilesi ağrımla birlikte internette gezinirken ‘ağrıyla baş etme’ konusunda bir makaleye denk geldim. “Ağrı tehlikeye karşı önemli bir uyarıcıdır ona minnettar olmalıyız...” satırlarını okurken ağrım omuzumda oturmuş kahkaha atıyordu: “Ağrı, tehlikeden uzaklaşmak, vücudun yaralanmış bölümünü kullanmayı bırakmak için bir uyarıcı ve de iyileşmenin doğal bir parçasıdır...”

Aklıma Haruki Murakami’nin “Ağrı kaçınılmazdır. Acı çekmek isteğe bağlıdır” sözü geldi.

Makaleden anladığım aslında ağrı falan yokmuş da ben sol kolumdaki dayanılmaz acıyı uyduruyormuşum sanırım!

Bardağın dolu tarafına bakıp ağrım bir işime yarar ve evde birkaç gün yatarak işten kaytarırım diye düşünüyordum ki makalede şöyle bir cümleye denk geldim: “Yatak istirahatinden kaçının!”

Bu makaleyi yazan arkadaş kesinlikle benden değil ağrımdan yanaydı; buna eminim!

İnternette ağrıyla baş etmenin yollarını dair milyonlarca site var. Youtube’da milyonlarca kez izlenen videolarda ‘uzmanlar’ sadece 1 dakika içinde ağrıdan nasıl kurtulacağımızı anlatıyor. (İnanın bana vidolardaki tavsiyeleri denerken ağrım çok eğlendi)

Ağrıdan kurtulmak için tavsiyeler veren uzmanların birinin ‘ak’ dediğine diğeri ‘kara’ diyor. Terapiye gitmeyi tavsiye edeni mi dersiniz, sıcak duşu iyi geldiğini söyleyeni mi ararsınız, D vitamininin ağrıları dindirdiğini belirten de var yoganın derdin çaresi olduğundan emin olan da... Boyun ve sırt ağrısından illallah demiş birinin, “Tek çare kafa nakli” dediğini bile okudum anlayın artık;)

Tüm dünyada, gelecek 25 yıl içinde sırt ve boyun ağrısı çekenlerin oranının bugüne göre yüzde 54 artacağı iddia ediliyor.

Geçen yıl yapılan bir araştırmaya göre Birleşik Krallık’ta sırt boyun ağrısı şikayetleriyle yılda 31 milyon iş günü kaybediliyormuş. Bunun ekonomiye yıllık maliyeti 12.3 milyar pound! Tedaviye harcanan para ise 1.6 milyar pound’u buluyormuş.

POSTÜRÜMDEN UTANDIM 

Ağrımın elinde oyuncak olmuş internette oradan oraya gezinirken, bir 'postür ölçere' denk geldim. Normal şartlarda içinde ‘postür’ geçen bir cümle gördüğümde oradan anında uzaklaşırım ama bu kez öyle olmadı. Çünkü ‘core bölgemi’ güçlendirerek ağrımın ağzının payını vermek için birlikte çalıştığımız pilates hocamın, ilk ders öncesi ‘postürüm’le ilgili söylediği şeyler yenilir yutulur gibi değildi!

O postürümün, nasıl da bir halta benzemediğini ‘kibar’ kelimelerle anlatırken ben ne diyeceğimi bilemez bir halde; şort-tişört yerde dört ayak üzerinde dururken postürümden utandım...

69.99 pound’a satılan bu ‘postür ölçeri’ kürek kemiklerinizin arasına, tam omurganıza denk gelecek şekilde yerleştirip günlük hayatınıza devam ediyorsunuz. O gün boyunca sizin ne kadar kambur durduğunuzu falan kaydedip telefonunuzdaki uygulama üzerinden gece yatmadan önce size gösteriyor. Aletin bir de ‘antrenman’ modu var. Alet bu moddayken, siz ‘postürünüzü’ uygunsuz hale getirdiğinizde küçük bir titreşim yayarak, kibarca “Düzgün dur lan!” diyor.

AĞLAYIP SIZLAMAKTAN ÇEKİNMEYİN

Bir yandan “Postür ölçer alsam mı?” diye düşünürken bir yandan da şerefsiz ağrımın beni düşürdüğü hallere sinirlenip içimden okkalı bir küfür savurdum.

Küfür daha bir kulağımdan girip öbüründe çıkmamıştı ki bir rahatlama geldi!

İşte tam o sırada yıllar önce ağrımla ilk tanıştığım günlerde karşıma çıkan Keele Üniversitesi’nin psikoloji bölümünden Richard Stephens geldi aklıma!

Ve o zaman ağrımdan nasıl kurtulduğumu hatırladım;)

Stephens, 2010’ların başında yaptıkları bir araştırmada küfretmenin ağrıya iyi geldiğini ortaya çıkarmıştı.

Richard Stephens ve ekibi bir grup deneğin ellerini buzlu suyun içine daldırıp sonra da canları nasıl isterse öyle küfür etmelerini söylemiş. Ardından aynı insanlardan elleri buzlu suyun içindeyken bu kez, mesela bir masayı tarif etmelerini istemişler. Sonuç; denekler küfür ettikleri bölümde ellerini buzlu suda masa tarif ettiklerinden 40 saniye daha fazla tutabilmişler;)

Montaigne, 'Hastalık' başlıklı denemesinde, "Acılara dayanırken hiç istifimizi bozmamayı, mağrur ve sakin bir tavır takınmayı bir ahlak kuralı yapmak bana anlamsız bir gösteriş gibi geliyor. İnsan yüreği sağlamsa acıları yenmek için ağlayıp sızlamaktan çekinmesin" diyor...

Son birkaç gündür, canımın istediği kadar ‘ay ay ay, offfff, ahh’ diye inleyip, her sabah yataktan kalktığımda gözümün içine bakan arsız ağrıma okkalı küfürler ediyorum...

Şimdi o düşünsün!

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!