Yukarıdaki başlık Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekatının 3. ayağı olarak değerlendirebileceğimiz Barış Pınarı’nın şimdilik sonucu sayılabilir.

Şimdilik diyoruz zira bölgede halen taşlar yerine oturmuş değil. Esad rejiminin, uzlaşmak üzere yoğun görüşme trafiği başlattığı YPG-PYD terör örgütüne nerelerde hangi imkanları sağlayacağını bilmiyoruz.

Barış Pınarı Harekatını diğer operasyonlardan ayıran en büyük özelliklerden biri, pek çok konunun masada çözülmüş olması.

Operasyon boyunca müthiş bir diploması trafiği yaşandı.

Harekatın hemen her aşaması devletler nezdinde görüşüldü. Dolayısıyla çok büyük çatışmalar olmadı. YPG-PKK terör örgütü zaten ABD’nin çekilme kararı sonrası kaçmayı tercih etti.

Suriye’nin kuzeyinde, savaştan ziyade sahadaki tüm askeri unsurlar varılan mutabakatlara göre yer değiştirip yeniden konumlandı desek yeridir.

Harekatın en önemli neticesi şüphesiz ki; güneyimizdeki YPG-PKK devleti projesinin çökmesi oldu. 

Teröristler operasyonla birlikte yine nereye yaslanacaklarını şaşırdılar. Çırpındıkça da battılar.

İki obüs atışı yapıyorsunuz, hop taraf değiştiriyorlar. Tankınızı sürüyorsunuz, hemen kendi paçavralarını indirip buldukları bayrağı asıyor, hiç utanmadan gölgesine üşüşüyorlar. 
Bayraksız, vatansız sürünüp, taşeronluk ettiklerinin kucağında ölüyorlar.

Öyle ki daha düne kadar ABD bayraklarının gölgesinde serinleyen terör örgütü, şimdi Münbiç’te Suriye ve Rusya bayrağına selam duruyor.

YPG-PKK YOK OLMADI!

YPG-PKK militanları operasyonla birlikte az zayiatla (son rakam 611), modern silahlarını da yanlarına alıp güneye kaçtı.

Ancak buhar olup uçmadılar. Hala mevcutlar. Sayıları 60-70 bin civarındaydı, Arapların bir kısmı örgütü terk etti. Şimdi bu rakamın 30-40 bin olduğu değerlendiriliyor. Yani ABD aslında terör örgütünün toprak kaybetmesine göz yumsa da zarar görmesini engellemiş oldu.

Bölgede çalışan Amerikalı askerler, üzgün olduklarını aralarında; “YPG’yi sattık, artık kimse bize güvenmeyecek” diye konuştuklarını söylüyor.

Şu da bir gerçek, ABD YPG’li teröristlere 40 yıl uğraşsalar elde edemeyecekleri kadar çok silah hibe etti.

DEAŞ karşıtı Türkiye, Suriye’nin kuzeyine girmek istediğinde engellemek için yıllarca elinden geleni yaptı, oyaladı.

Hala da Suriye’ye ne zaman postalımız değse, önümüzü kesmek için var gücüyle mücadele ediyor. Buna karşılık teröristlerin her daim arkasında durdu. Küresel anlamda isimlerini bilinir hale getirip, YPG’ye DEAŞ üzerinden uluslararası tanınırlık ve “meşruiyet” sağladı.

Dolayısıyla YPG-PKK; “ABD bizi sattı” da dese, Amerika’ya vefa borcu olduğunu unutmayacaktır.

Şimdi asıl soru; kısa ve orta vadede silahları ve eğitimli militanlarıyla güney hattına çekilmiş olan terör örgütü bundan sonra kime yaranmaya çalışacak, kimin taşeronluğunu yapacaklar? Kimi ne maksatla tehdit edecek bir unsur olarak bölgede tutulacaklar? Kim tarafından, kime karşı, nasıl kullanılacaklar? Bu teröristler yok olmadıklarına göre mutlaka yeni bir strateji belirleyecekler.

Suriye rejimi; düne kadar “ABD’ye bizi sattınız" diye tepki gösterdiği terör örgütüyle Münbiç, Kobani ve Kamışlı için uzlaşmaya çalışırken, güney hattındaki eli silahlı 30-40 bin teröristin adeta bir kılıç gibi tepesinde sallandığı gerçeğini gözden kaçırmamalı.

TERÖR ÖRGÜTÜ, TERÖRİSTLERİ SERBEST BIRAKIYOR

Amerika yıllardır YPG’yi silahlandırıyor. DEAŞ tehdidi uluslararası kamuoyunda da bu örgütün meşrulaştırılma aracı olarak kullanıldı. Onbinlerce tır silah yardımı alan örgütün DEAŞ’a karşı “başarısının” altında yatan tek neden havadan yapılan yoğun Amerikan bombardımanıydı. Aslında ABD DEAŞ’ın bulunduğu bölgeleri yerle bir ettikten sonra YPG-PKK militanları oralara sadece ceset toplamaya gitmişti. Bu işi de dünyaya; “DEAŞ’a karşı mücadele ediyoruz” diyerek pazarladılar.

Türkiye yıllarca; “Bir terör örgütüyle, başka bir terör örgütünü besleyerek mücadele edilemez” dediyse de sesini kimseye duyuramadı.

Sözde DEAŞ’la mücadele ettiği için Suriye topraklarında palazlanmasına izin verilen örgütün ilk işi ise Barış Pınarı Harekatı başlar başlamaz bütün dünyaya; “Türkiye bizi zayıflatırsa DEAŞ yeniden hortlar” mesajını göndermek oldu.

Aslında; ”Bizi kurtarmazsanız elimizdeki DEAŞ’lıları serbest bırakıp, başınıza bela ederiz” diyorlardı.

Bu süreçte ABD’nin peşine takılan AB ülkeleri de hep bir ağızdan “Türkiye, operasyonlarla YPG’yi zayıflatırsa DEAŞ yeniden hortlar” açıklamaları yaptılar.

Akabinde Amerika ve Batı; “bölgede yeniden nüksedecek bir DEAŞ tehdidinden Türkiye’nin sorumlu olacağı” ifadesini paylaştı.

9 Ekim’den bu yana terör örgütü YPG-PKK’nın sosyal medya paylaşımlarında “Türkiye hapishaneleri bombalayarak DEAŞ’lıların kaçmasına vesile oluyor” gibi yalanlarla yaygara koparılıyor.

Evet, Tel Abyad’daki hapishane bomboş. Kamışlı civarında hiçbir operasyon olmadığı halde DEAŞ’lı tutukluların durumu meçhul.

Ayn İsa’daki DEAŞ militanları ortada yok. Bunlar PKK’nın kontrol ettikleri alanlardaki hapishanelerdi.

El - Hol kampındaki durum da merak konusu.

Ortaya çıkan görüntüler bizzat YPG militanlarının tutuklu DEAŞ’lıları serbest bıraktığını gösteriyor.

ABD başkanı Trump dahi sosyal medya hesabından; "YPG bizi sürece dâhil etmek için DEAŞ'lıları bırakıyor olabilir” dedi.

Bugün PKK’nın bir başka terör örgütü militanlarını hapishane kapılarını açıp serbest bırakmasından; “DEAŞ yeniden hortlarsa bundan Türkiye sorumludur” diyenler mesul sayılmayacak mı?

Türkiye her gün dünyaya bunu ısrarla anlatmak durumunda.

YPG-PKK kontrol ettiği bölgelerde DEAŞ militanlarını yeniden piyasaya sürüyor. Dolayısıyla bugünden sonra DEAŞ, bulunduğumuz coğrafyada veya dünyanın herhangi bir yerinde eylem yapmaya kalkarsa sorumlusu, ellerini kollarını sallayıp kaçmalarına göz yuman YPG’dir.

Bu arada bazı DEAŞ militanlarının da operasyon sürecinde ABD tarafından teslim alındığını gözden kaçırmamak gerek. “Neden sadece o isimleri aldılar? Ne tür bir ilişkileri vardı?” gibi sorular yanıt bekliyor.

MÜNBİÇ’TE NE OLDU?

Hali hazırda Tel Abyad ve Rasulayn hattıyla beraber sınırların bin kilometrekaresi temizlenmiş durumda. Sadece bu bölgede toplam 3 bin kilometrekarelik bir alan tamamen terörden arındırılacak.

Operasyonun 6. gününde ABD ve koalisyon güçleri çekildiğini duyurunca, TSK rota değiştirip, Münbiç’e yöneldi. Bir sonraki hedef ise Ayn El Arap (Kobani) hattıydı.

Ancak daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu harekat, askeri operasyonların bir miktar üzerinde diplomasi trafiğiyle şekilleniyor.

TSK ve Suriye Milli Ordusu Münbiç’e ilerlerken, farklı haberler gelmeye başladı ve Suriye askerleri Rusya bayraklarıyla kent merkezine giriş yaptılar. Dolayısıyla Münbiç’te ABD’nin bıraktığı boşluğu Rusya ve İran vasıtasıyla Suriye rejimi doldurmuş oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın; ”Münbiç'e rejimin girmesi benim için çok çok olumsuz değil" açıklaması ve; "Sonunda bunların kendi topraklarıdır. Ama burada terör örgütlerinin kalmaması benim için önemli. Yani bizim onlara söylediğimiz “Burada YPG/PYD kalacak mı kalmayacak mı?” Sayın Putin'e de ben bunu söyledim. Eğer terör örgütlerinden Münbiç'i temizliyorsanız, buyrun buranın bütün lojistiğini siz sağlayın veya rejim sağlasın. Ama yok bunu böyle yapmayacaksınız, oradaki aşiretler bize 'gelin bizi kurtarın' diyor. Çünkü Münbiç'in tamamına yakını yüzde 85-90’ı Arapların. Kürtlerin değil” ifadeleri, operasyonun bir sonraki hedefi olarak değerlendirilen Ayn El Arap (Kobani) için de bir ipucu taşıyor.

Görünen o ki Esad rejimi Rusya ve İran üzerinden YPG-PKK ile bir mutabakat geliştirip, Kamışlı ve Kobani bölgesine de yerleşebilir.

Unutmayınız, Türkiye’nin Suriye krizinde üç önemli hassasiyeti var;
-Terör koridorunu önlemek
-Mültecilerin geri dönüşünü sağlamak
-Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması.

Barış Pınarı Harekatı çok hızlı bir şekilde, önemli mesafeler kat edilmesini sağladı.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!