Geçtiğimiz günlerde Karaköy’de bir kadın yolda karşılaştığı iki başörtülü genç kıza saldırdı. Hızını alamamış olacak ki Marmaray’ın giriş kapısında da İslami değerleri aşağılayıcı tezahürat ve hakaretler yağdırdığına şahit olduk.

Başta akli dengesinin yerinde olmadığını düşünenler oldu. Haksız da sayılmazlar. Zira yolda yürürken durduk yere bir kadına yumruk atıp başörtüsünü çıkarmaya çalışmak akıl ve iz’an sınırları içerisinde değerlendirilemeyecek bir durum.

Ancak kısa sürede ortaya çıktı ki; saldırganın ruh sağlığı yerindeymiş(!).

Hemen gözaltına alınıp mahkemeye sevk edildi ve “halkı kin ve düşmanlığa alelen tahrik etme” suçundan tutuklandı.

Yani anlayacağınız gereken yapıldı ancak toplumun bir kesimi nezdinde davanın kapanmadığını net biçimde gözlemliyoruz.Çünkü bu tür saldırı ya da taciz vakalarını değerlendirirken suçun ne olduğuna değil, o suçun kime karşı işlendiğine odaklanmaya çok alıştık.

Nitekim benzer tarihlerde benzer bir olay Beşiktaş’ta vuku buldu. Yine bir kadın, yolda karşılaştığı, öğretmenlik yaptığı okuldan çıkıp evine gitmeye çalışan genç bir kadına yumruk atıp burnunu kanattı. Ona müdahale eden adam bile gözü dönmüş kadının yumruklarından nasibini aldı. Özetle bir kadın iki kişiye saldırdı. Olayda bahsi geçen öğretmen başörtülü olduğu için işin bu kısmına vurgu yapıldı.

Bugünlerde tek tük birileri memleketi provake etmek için tesettürlü kadınları tacize başlamış olabilir.

Bu cins tayfa geçmişten gelen bazı alışkanlıklarını farklı sebep ve bahanelerle yeniden gün yüzüne çıkarma gayretine girmiş de olabilir.

Geçtiğimiz haftalarda İstanbul metrosunda onuncu yıl marşı okuyanlardan biri sarıklı-sakallı bir adamı kameraya kaydederek taciz ediyordu. Hepimiz o görüntüden de rahatsız olmuştuk.

Bu tür saldırı haberlerine ilişkin paylaşımlar artınca, sosyal medya hesabımdan bir video kaydı yayınladım.

Kayıt sonrası farklı kesimlerden çok uç tepkiler almakla birlikte, genel olarak vatandaşlarımızın sağduyusuna tanıklık ettim.

Kimisi ise; “eğer bu başörtüsüne yönelik bir saldırıysa mutlaka gereği yapılmalıdır ve o takdirde haberlerde ‘başörtülü kadına saldırı’ ifadesinin altının çizilmesi anlaşılır bir durum” yorumumu yumuşak bulmuş, galiba istiyor ki linç edelim. Çıldıralım, sokaklara falan taşalım!

Eklemiş bir de; “siz hiç açık bir kadına saldıran başörtülü duydunuz mu?” diye. Duysak mutlu mu olacaksınız? Duyalım mı yani?

Peşinden bir başka zihniyet; “şortlu kadınlara saldırıldığında böyle ses çıkardınız mı?” diye suçlamış.

Sonra; “başörtülü olmadığı sürece bu ülkede istediğine saldırabilirsin” falan yazıp, hepten saçmalamış.

Bence iki zihniyet de bir hayli sorunlu. Memlekete bir miktar daha gerilimden başka katkıları da yok.

“Başörtülü kadınlara sokak ortasında saldırıyı destekliyorum, ohh çok güzel olmuş” diyen aklı başında bir “laik” arkadaşım yok hiç de olmadı. Çok farklı ideolojilerden tanıdığım insanlardan da böyle bir yaklaşım görmedim. Sizin o tarz tanıdıklarınız varsa, çevrenizi değiştirin. Çünkü bunları yapan ve destekleyenler her kimse, asla sağlıklı değiller.

“Şort giydiği için sarıklı-cübbeli bir adamın tacizine uğrayan” kadına da “oh” diyen varsa ondan uzak durun.

Biz ne zaman kadınların giyim kuşamları üzerinden yapılan bu absürt tartışmalardan tamamen kurtulacağız merak ediyorum.

Bu tür olayları, bireysel hastalıklı davranışlar olarak değerlendiriyor ve galeyana gelmemek gerektiğini düşünüyorum.

Kim kaşıyorsa, iyi beceriyor.

TRT’den kıymetli dostum Seval Çöpür; “Amacının görünenden farklı olduğunu düşündüğünüz hiçbir tartışmaya dahil olmaz, yorum yapmazsanız mesele kendiliğinden kapanır. Amaca hizmet etmiş olmazsınız” şeklinde bir paylaşım yapmış, aynen katılıyorum.

Bu hususta gazeteci meslektaşlarıma da birkaç kelamım olacak; Ortada bir suç varsa; tarafların başının açık ya da kapalı, sarıklı-cübbeli veya top sakallı-küpeli olması bizi hiç ilgilendirmiyor? Hak, hukuk ve en önemlisi de vicdan karinesi giyilen kıyafete göre değişmez, değişmemeli. Olayın faili suçlu mu değil mi? Mesele bu kadar basittir ve salt bu bağlamda değerlendirilmelidir. 

Etek ya da şort giydiği için birine saldırmak da başörtüsü yüzünden yumruk atmak da aynı türden bir ahlaksızlıktır. İkisi de aynı ölçüde münferit olaylardır.

Konuyu ‘başörtüsü’ üzerinden dindar, laik ayrımı yaparak değerlendirmek ise son derece tehlikeli. İşte tam da bu noktada benzer süreçleri provokasyona izin vermeyecek hassasiyetlerle yönetmemiz gerekir.

Kendi gibi olmayana saldırmayı kendinde hak gören bu tür tipler toplumuzun bir parçası değil, kalbi ve aklı marazlı asalaklarıdır. 

Meslektaşlarımızın, siyasetçilerimizin ve farklı ideolojilere mensup erdemli vatandaşlarımızın görevi, her kime yapılırsa yapılsın bu tür çirkinlikleri ortak bir dille kınamaktır.

Son söz olarak da sokakta benzer ruh hastalarına denk geldiğimizde, o tipleri kolundan tutup güvenlik güçlerine teslim etmemiz gerektiğini hatırlatmak isterim.

Zira ceza kesmek bizim işimiz değil. Günün sonunda verilen ceza bizi kesmezse yine en gür şekilde sesimizi çıkarmak vazifemizdir, o ayrı mesele.

‘TOPLU İNTİHAR’ DEĞİL ‘TOPLUMSAL VAKA’

15 günde 3 siyanürle intihar vakası. 3’ü çocuk yitip giden toplam 11 can. Önce 4 kardeşin ölümüyle sarsıldık. Sonra arkasında bir mektup bırakıp kendisiyle birlikte iki çocuğu ve eşini siyanürle zehirleyen baba. Ve hemen akabinde de kendisiyle birlikte oğlu ve eşini yine aynı yöntemle hayattan koparan bir babayı gördük. Bu tür vakalara pek alışık olmadığımız için belki de şaşkınlıktan meselenin adını doğru koyamadık. ‘Toplu intihar’ dedik. Oysa değil. Muhtemelen hiçbir şeyden haberi olmayan eşlerin, kardeşlerin hele de masum yavruların yaşam hakkını ellerinden almak toplu intihar değil, düpedüz cinayetti. Baba ya da kardeş; o eve siyanürle gelen her kim olursa olsun, eğer ölümden kurtulsaydı muhtemelen kasten adam öldürme suçundan yargılanacaktı. 

Tabii tek ortak noktaları bu değil. Cesedi iki çocuğunun ellerinden tutmuş halde bulunan babanın mektubunda da, kendi intihar ederken kardeşlerini de yanında götüren ablanın yakın çevresine anlattıklarında da aynı umutsuzluğu ve çaresizliği hissediyorsunuz. Son olayda kuyumcu bir babanın maddi sıkıntı içerisine girdiği ve bunalımda olduğu çıktı karşımıza. Ne kadar büyük bir kör kuyunun içine düşmüşler. Sadece kendilerinin değil ailelerinin, en kıymetli varlıklarının da bir daha gün yüzü göreceğine dair hiç inançları kalmamış olmalı ki göz göre göre onları da sözüm ona bir kurtuluş olarak düşündükleri ölüme sürüklemişler.

Zaman her şeyin ilacı, kul sıkışmadan Hızır yetişmezmiş ya da gün doğmadan neler doğar gibi son derece klişe olan ama doğruluğuna her daim şahit olduğumuz sözler kar etmez olmuş onlar için.

Peki ama neden?  O ölümleri ilk duyduğunuzda ne hissettiniz? Aklınıza bu insanların hiç mi yakınları, akrabaları yoktu, yardımlarına koşan, seslerini duyan olmadı mı gibi sorular geldi mi?

Hayatını kaybeden 4 kardeşin komşularına mikrofon uzatıldığında; “Aç gezerlerdi ama kimseden bir şey istemezlerdi” demişlerdi. Komşun aç gezdiğinde bir de gelip kapını çalmasına gerek var mı? Aç olduğunu biliyor olman, istemesini beklemeden kalkıp yardım etmen gerektirmez mi? Biz tam da böyle bir toplum değil miyiz? Komşusu açken uyuyan bizden sayılabilir mi? Yani demem o ki meseleler öyle sanıldığı gibi toplu intihar falan değil; toplumsal bir vaka.

Fransız sosyolog Émile Durkheim, intihar nedenlerini sadece bireysel mutsuzluğa bağlamanın yetersiz kalacağını söyler. Özetle “İntihar bireysel bir eylem gibi görünen toplumsal bir vakadır” der. Yani anlayacağınız insan kendi canına kıyarken de yaşadığı dış dünyadan etkilenir. O kapalı kapılar ardındaki her dram toplumsal bir sebebe bağlıdır. 

Oysa biz birkaç gündür sadece siyanürü konuşuyoruz. Yetkililer siyanür tehlikesine karşı uyarıyor. Bakanlıklardan peş peşe siyanür kullanımını sıkı denetime sokmak için çalışmalar başlatıldığına dair açıklamalar yapılıyor. Korkum o ki yakında intiharların altında yatan ve çözüm bekleyen sebepleri de siyanüre bağlayacağız. İntiharın siyanürle gerçekleşmesi, sebebinin de siyanür olduğu anlamına gelmez.

Hali hazırda tehlikeli maddeler statüsünde ve zaten satışı denetime tabii olan bu derece etkili bir zehre sıradan insanlar nasıl bu kadar olay ulaşıyor? Bunu oturalım, tartışalım. Ne gerekiyorsa da derhal yapılsın.

Ancak ‘siyanürle intihar’ haberleri çıkar çıkmaz google’da ‘siyanür nasıl öldürür’, ‘siyanür al’ gibi arama başlıklarına ülkece hücum ediliyorsa şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gereken çok daha derin meseleler var demektir.

İnsan olmanın sorumluğu gereği; dostumuzun, akrabamızın, komşumuzun zor durumda olduğunu aynı apartmandan cesetleri çıkmadan önce fark etmeli değil miyiz?

İnsanları intihara sürükleyecek kadar çaresiz hissettiren sorunları ortadan kaldırmaya çalışmak da inanın, en az siyanürle mücadele kadar önemlidir. 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!