Mahkûm sadrazam, zindanda donunu bile değiştiremezdi
Türkiye'nin günlerden buyana İmralı sakininin değiştirilen odasının metrekaresine ve fayans sayısına kilitlenmesi, bana eski devirlerdeki mahkûmları, hatta terör suçuyla değil, siyasi sebeplerle hapse düşen devlet adamlarının zindan hikâyelerini hatırlattı. İşte bunlardan biri; 1884'te hapiste canından olan bir başbakanın, Midhat Paşa'nın zindan günlüğünden bazı bölümler: Paşa, bazı mahkûmların ayaklarındaki pranga yüzünden donlarını bile değiştiremediklerini yazıyor.
.............................................
İMRALI'nın sakini hapishanedeki odasının değiştirilmesinden sonra avukatlarına "Altı metrekarede kalıyorum, beni ölüm kuyusuna attılar" deyince Türkiye, mahkûmun nakledildiği yeni odanın yüzölçümünü tartışmaya başladı. Şimdi, Abdullah Öcalan'ın kaldığı odanın metrekaresi, penceresinin boyu, hattâ yerdeki fayansların adedi hesaplanıyor. Bu tartışmalar, bana zindana düşmüş sadrazamların, yani eski zamanın bazı başbakanlarının âkıbetini hatırlattı. Eskiden çok sayıda sadrazam da zindana atılmıştı ama mahkûmların âkıbetleri konusunda o devirlerle bugünler arasında önemli bir fark vardı: Biz eskiden içeri attığımız başbakanların yahut öteki devlet adamlarının hapisten canlı çıkmalarına pek izin vermez, meseleyi bir punduna getirip hallediverirdik. Hatta, koskoca paşaların, sakladıkları servetlerinin yerini söylemeleri için, hapishaneye gönderilmelerinden önce işkenceye uğradıkları bile olurdu. İşte zindana atılmış sadrazamlardan bir örnek; Midhat Paşa... Paşa, Sultan Abdülhamid'in sadrazamı yani başbakanıydı. Sultan Abdülâziz ile Beşinci Murad'ın tahtlarından indirilmelerinde başrolü o oynamıştı ve Türkiye'nin 1876'daki ilk anayasasının da mimarıydı. Ama, zamanında kaleme alınmış tarihlerin yazdığına bakılırsa etrafına biraz tepeden bakar, "Ben olmasaydım memleket çoktan batmıştı" diye konuşur, hattâ bazı meclislerde "Âl-i Osman (Osmanoğlu) oluyor da niçin Âl-i Midhat (Midhatoğlu) olmasın?" gibisinden sözler bile eder, yani Osmanlı Hanedanı'nın yerini kendi kuracağı hanedanın almasının mümkün olduğunu da söylerdi. Tahtta oturan hükümdarın böyle konuşmalardan işkillenmesi de tabii idi ve Abdülhamid de işkillendi. Gücü tam olarak ele almasından sonra eski bir defteri açtı ve 1876'nın 30 Mayıs'ında tahtından indirilen ve birkaç gün sonra da canına kıydığı açıklanan amcası Abdülâziz'in kanını dava etti. Sabık hükümdarın katledildiğine inanıyordu ve Yıldız Sarayı'nda bu davaya bakacak hususi bir mahkeme kurdurdu. Zanlılar arasında o sırada İzmir'de vali olan Midhat Paşa da vardı, Paşa tevkif edileceğini öğrenince hemen oradaki Fransız Konsolosluğu'na sığındı. Ama sarayın baskısıyla kabul edilmedi, mecburen teslim oldu ve tevkif edilerek gemiyle İstanbul'a yollandı. Yıldız'daki mahkemeye çıkartıldı, mahkeme 1881 Mayıs'ında dokuz kişiyle beraber Paşa'yı da idama mahkûm etti. Abdülhamid, idam cezalarını müebbed hapse çevirdi, mahkûmlar bugün Suudi Arabistan'ın sınırları içinde bulunan Taif şehrine götürülüp bir kaleye kapatıldılar. Paşa burada 1884'ün 6 Mayıs gecesi boğularak öldürüldü ama ölüm emrini kimin verdiği bugüne kadar hiçbir zaman anlaşılamadı. Bu sayfada, Midhat Paşa'nın Taif'te kaleme alıp İstanbul'a gizlice gönderdiği ve ölümünden seneler sonra "Mir'ât-ı Hayret" yani "Hayret Aynası" ismiyle yayınlanan hatıralarından zindan günlerinin anlatıldığı bazı bölümler yeralıyor. Okuyun ve vakti zamanında hapse düşen başbakanların çektikleriyle şimdi hapiste olanların hücrelerini beğenmemeleri üzerine kopan kıyameti siz değerlendirin...
İŞTE, Sadrazam Midhat Paşa'nın kaleminden şimdi Suudi Arabistan'ın sınırları içerisinde bulunan Taif şehrindeki zindanda yaşadıklarının bir kısmı: "...Taif'e yollanan mahkûmlar arasında bulunan benim hitabet gücümden, Mahmud Paşa'nın da servetinden çekiniyor ve kaçıp Avrupa'ya sığınmamızdan endişe ediyorlar. Bu sebeple muhafazalarımıza bizlere karşı son derece dikkat ve özen göstermeleri emredildi ve sağlam bir yere kapatılmamız gerektiğine karar verildi. Çok eskiden Mısırlılar tarafından yapılmış olan askeri bir binanın bitişiğindeki iki katlı ve kerpiçten bir başka binaya konduk. Saray, mahkûmların yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarının karşılanmasını emretmişti. Önce ahçı bulundu, sonra berber ve saka gibi birkaç hizmetkâr tayin edildi. Ama Taif'e gelişimizin otuzuncu gününde benim, Mahmud ve Nuri Paşalar ile Şeyhülislâm Hayrullah Efendi'nin dışında kalan bütün mahkûmların ayaklarına pranga vurulması emredildi. Başımızda bulunan Kelleci Mustafa Efendi ile bir yüzbaşı bir gün yanlarında birkaç demirciyle gelerek mahkûmları prangaya vurdular. Ayaklara geçen iki halka şeklinde olan ve halkaları birbirine bağlamak için aralarında 45 santimlik bir demirin takılı olduğu prangalar çekiçle ve örs üzerinde vurularak perçinlendi. Ayağına bu demirler geçirilen zavallılar artık yürümeleri bir yana, oturamıyor ve hatta don bile değiştiremiyorlardı. ...O sırada hac mevsimi yaklaşmıştı. Hacca gitmemize izin verilmesini istedik ve isteğimiz her nedense hemen kabul edildi. Ama diğer bütün isteklerimiz hep reddedilirken hac arzumuzun kabulü zihnimizde şüphe uyandırdı. Yolculuk sırasında bir suikaste uğramamız yahut sahte bir kazaya kurban gitmemiz ihtimalinin bulunduğunu hatırladık ve Mekke'ye gitmekten bir bahane ile vazgeçtik. ...Aradan bir müddet geçtikten sonra Taif'e tayin edilen yeni vali, vücutlarımızı ortadan kaldırmak için acele etmeye başladı. İlk iş olarak tayınlarımızı tamamen kesti ve ahçılarımızı aldı. Uşaklarımız da gönderildikten sonra ben bir gün hasta yatağımda sırtımdaki çıbanın ağrısıyla uğraşırken yanıma bir binbaşı geldi ve hapishanedeki yeni uygulamayı gayet sert bir lisanla anlattı. Askere sabah-akşam verilen çorba ve sebze bundan böyle bizlere de karavana şeklinde verilecekti. Çarşıdan yiyecek aldırmamız yasaklanmıştı ve karavana ile yetinecektik. Çamaşırlarımız da artık eskisi gibi dışarıda yıkanmayacak, herkes kendi çamaşırını kendisi yıkayacak ve kimsenin yanında kâğıt, hokka, kalem ve yazılı evrak bulunmayacaktı. ...Her bir karavana sekiz kişi tarafından paylaşılıyor. Şimdi sabahları çorba, akşamları da turp yaprağı vesair şeylerden yapılmış iki tencereyi getirip önümüze koyuyorlar. Herkes başına toplanıyor, açlıktan halsiz kalmış olanlar zar-zor birşeyler yerken bazıları da önceden sakladıkları ekmekle yetiniyorlar. Parası olanlar sabun ve kömür alıp su ısıtıyor, çamaşırlarını bu su ile yıkıyor, parasızlar ise işlerini küllü su ile hallediyorlar. Ben zaten dişlerim olmadığı için, sadece tirit yiyebiliyorum. ...Arkadaşlardan çoğunun hiç parası yok. Mahmud Paşa'yla beraber bir kısmına don ve fanila veriyoruz ama yırtıkları yamamak ve ayakkabı bulmak için paraya ihtiyaçları oluyor. ...Mahkûmlar arasında binbaşı ve albay rütbesinde olanlar var. Bunlar ellerine verdiğimiz beş-on kuruş ile çarşıdan bez aldırıp donlarını ve gömleklerini kendileri dikiyorlar. Ama gene de paraya ihtiyaç duyuluyor. Mahkûmların yarıdan fazlası oruçlu oldukları için zeytin ve üzüm gibi zaruri maddeler gerekiyor. Durum böyle devam edip gider ve ailemden 40-50 lira gelmez ise gümüş su tası ve saat gibi eşyalarımı satmaya mecbur olacağımı ve bunun nasıl bir rezalet yaratacağını düşünüyorum."