Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        AŞK-ı Memnu yahut Yaprak Dökümü gibi eski romanlardan uyarlanan televizyon dizilerinin beklenenden de fazla rağbet görmeleri dar ama edebiyatı iyi bilen bir çevrede tartışma yarattı. Türk romanlarını TV dizisi haline getirmek için bu şekilde uzatmak, eğip bükmek doğru bir hareket midir, işte bunu tartışıyorlar. Uyarlamalar, bazı dostlarıma göre tamamiyle yanlış bir işti. Türk romanının ilk klasikleri olan bu gibi romanlara dokunulmaması, bunların oldukları gibi muhafaza edilmeleri gerekirdi. Ben hiç öyle düşünmüyorum... Meselâ, Aşk-ı Memnu'yu ele alalım: 1901'de yayınlanmış bir Türk romanının yüz küsur sene sonra uyarlama şeklinde bile olsa gündemde yer edinmesi hem romanın kurgusunun ve kahramanlarının ne kadar güçlü olduğunu gösterir, hem de ortada artık sadece ismi kalmış olan bir eserin mevcudiyetinden haberdar olunmasını ve yeniden okunmasını sağlar. Halid Ziya adındaki bir yazarı ve yazarın "Aşk-ı Memnu" ismini taşıyan romanını bugün binlerce kişi bu dizi sayesinde ilk defa öğrendi, eskiden bilen bir o kadar kişi de yine bu diziden sonra hatırladı yahut tekrar keşfetti. Peki, Aşk-ı Memnu'daki gibi bir Türk ailesi geçmişte vârolmuş muydu? Hakkı Beyefendi'ye yani Hakkı Devrim'e sorarsanız, romanın yazarı Halid Ziya "züppenin tekiydi" ve o devirde böyle bir Türk ailesinin vârolması da sözkonusu bile değildi...

        MAHALLEYE GİREMEDİ

        Ama bana sorarsanız, o devrin İstanbul'unda bu şekilde bir hayat süren o kadar çok aile vardı ki... Mensuplarını Firdevs Hanım'ın, Bihter'in ve Adnan Bey'in teşkil ettiği bu aile, Tanzimat sonrası İstanbul'unun tipik bir "monden" ailesidir. Tanzimat'ın getirdiği sosyal açılım "Müslüman mahallesi" diye ifade edilen kesime pek girememiş, oralarda aile konusunda sıkı sıkıya riayet edilen kuralları değiştirememiştir ama biraz daha varlıklı ve az da olsa yabancı lisanlara âşina bulunan üst sınıfları bambaşka bir hâle getirmiştir. En azından açıp Cevdet Paşa'yı okuduğunuz takdirde, aslında temellerde bir sallantı ve bir değişim olan bu sosyal açılımın döneminde üst sınıflara mensup hanımlarla erkeklerin o zamana kadar bastırdıkları mutsuzluklarının çözümünü kaçamak, hattâ yasak ilişkilerde aramalarının çok sayıda örneğine rastlarsınız. Hattâ, böylesine tehlikeli maceraların sarayda bile yaşanmaya başlamış olduğunu görür ve şaşarsınız.

        İKONCAN VE DANDİ

        Halid Ziya'nın romanda mükemmel şekilde tasvir ettiği ilişkiler, aslında bir Anna Karenina kurgusudur. Bihter, bizim Anna Kareninamız'dır; Behlül ise Anna'nın sevgilisi Vronski rolündedir. Ama, Adnan Bey'i hiç sormayın; Anna'nın kocası Aleksey'in kişiliğine bürünmüş ve mâlum sebeplerden dolayı kapılardan binbir müşkilâtla geçebilen zavallı bir beyefendi! Ben, Aşk-ı Memnu'daki ilişkilerin benzerlerini yaşayan bazı ailelerin sonraki nesillerini tanıdım ve tebesümlerle ama hafif kızararak anlattıkları Bihtervârî aile hikâyelerini de bizzat kendilerinden dinledim. Halid Ziya'nın Bihter'i hemen herşeyden biraz anlayan, meselâ Fransızca'yı Pera taraflarında rahatça alışveriş edebilecek, piyanoyu basit valsler çalabilecek, dünya gündemini de Avrupa'da çıkan magazin dergilerinin anlattığı ölçüde bilen o devrin ikoncanı idi, Behlül de "dandi"si. Bugünlerle o devir arasındaki en önemli fark, böyle ikoncanların ve dandilerin şimdilerde çok daha fazla olmaları ama kültür namına hiçbirşeye sahip bulunmamalarıdır.

        Diğer Yazılar