Miras haktır ama vakıf değil!
GAZETELERDE son zamanlarda bazı ailelerin, dedelerinden kalan miraslarıyla ilgili girişimlerini konu alan haberler belki dikkatinizi çekmiştir.
Filânca Paşa’nın torunları, bazı vakıf arazilerinin ve binalarının büyük dedelerinin vakfına ait olduğunu iddia edip araziyi ve binayı alabilmek için dâvâ açıyorlar. Talep ettikleri yerler de öyle küçük arsalar, ufak apartman daireleri falan değil... Meselâ, İstanbul’un göbeğinde üzerinde mahallelerin yükseldiği neredeyse bir semt genişliğindeki koskoca bir bölgeyi yahut asırlardır Vakıflar’a ait olan hanları, hamamları istiyorlar. Bazıları da, Ege sahillerindeki bir yarımadanın veya en bereketli ovaların tamamının kendilerine ait olduğunu iddia ediyor.
Paşazâdelerimizin bütün bu taleplerinin neredeyse tamamının ortak bir noktası var: İstedikleri yerlerin yahut binaların, bizzat paşa dedeleri tarafından kurulmuş vakıflara ait olması... Adamcağız hayatta iken ailesine bırakacağı malları bir tarafa ayırdıktan sonra kalanları vakfetmeyi tercih etmiş, bunun için gereken hukukî işleri tamamlamış, vakıf senedini hazırlatmış ve “Bu mallar artık benim yahut soyumdan gelenlerin değil, kurduğum vakfa aittir” deyip vermiş!
CAN VE MAL KORKUSU
Eski devirlerde vakıf kurmanın çeşitli sebepleri vardı. Çoğu kişi, mallarını sevap kazanmak ve öteki dünyayı bir nebze de olsa garanti altına almak için vakfetmişti.
Vakıf, aynı zamanda azledildiği takdirde kellesinden olan ve bütün malına mülküne de el konan devlet adamlarının, ailelerinin geleceğini korumak için başvurdukları bir usuldü. Zira, o zamanlarda devlette, “Bu malları bu adama ben verdim, istediğim zaman geri alırım” anlayışı hâkimdi ve devlet adamları aldıklarını korumanın yolunu, servetlerini vakfetmekte bulmuşlardı.
Vakıf kuran devletlûlar, vakfın şartnamesine aile mensuplarıyla ilgili hükümler de koymuşlardı. Çocukları ve soylarından gelecek nesiller mütevelli heyetinde temsil edilirler, vakıf gelirlerinden bunlara her sene belli oranlarda veya miktarlarda ödeme yapılırdı. Bazen sadece “evlâdiyelik” vakıflar kurulur, gelirleri vakıf sahibinin nesline ait olur ve çocuklarla torunların malmülk kavgasına tutuşmalarının yahut har vurup harman savurarak herşeyi tüketmelerinin önüne geçilirdi.
Vakfa dokunmanın ve vakfedilen mallar üzerinde fütursuzca tasarrufta bulunmanın hem yasak olması, hem de böyle işlerin günahından korkulması sebebiyle vakıf mallarına dokunulmaktan çekinilirdi. Malları hukukî bir yol bularak götürmenin örneklerine gerçi tek-tük de olsa rastlanırdı ama vakıf demek, vakfedilen malın muhafazası demekti. Vakıfların kontrolünü “Evkaf Nezareti” yani o devirlerin “Vakıflar Bakanlığı” yapardı ve bu iş Cumhuriyet’ten hemen sonra kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi. Mütevellisi olmayan ve gelirleri tükenen vakıfların idareleriyle kalan malları, zamanla bu genel müdürlüğe intikal etti.
TAPUDAN MAHKEMEYE
Şimdi birileri çıkıyor, cedlerinin bundan asırlarca önce vakfettiği malların aslında vakıf değil, kendilerinin mirası olduğunu söyleyip malları talep ediyor ve dâvâ açıyorlar.
Bu zevâtın büyük dedelerinin eseri olan vakıflara aradan geçen çok uzun, hattâ yüzlerce sene boyunca neden sahip çıkmadıklarını bilmiyorum ama günün birinde, “Miras vakıf bile olsa hak ve helâldir” diyerek mal peşine düştükleri belli... Birilerinin bir tapu dairesinden ötekine, bir mahkemeden berikine koşuşturan bu paşazâde, ağazâde vesairezâdelere hatırlatması gerekiyor: Dedelerinizin, büyük dedelerinizin ve cedlerinizin mallarını vakfetmelerinin sebebi, günün birinde böyle yapacağınızı tâââ o zamanlarda tahmin etmeleri ve kemâl-i âfiyetle yemenize mâni olmaktı!
mbardakci@htgazete.com.tr