Özkök'ün 'Tuhaf'ı ve 99'un esrarlı şifresi
TÜRK Edebiyatı’nın Tanzimat sonrasındaki en önemli isimlerinin asıl meslekleri, gazetecilikti.
Meselâ, mesleğin kurucularından kabul edilen Şinasi... Bugün modern edebiyatımızın klasiklerinden olan Şair Evlenmesi’ni, Tercümân-ı Ahvâl gazetesini yayınlarken kaleme almıştı.
Derken, Ahmed Midhat Efendi... Zamanının allâmesiydi, hem gazetecilik, hem yayıncılık yapıyor, hem de edebî eserler veriyordu. Ahmed Midhat’ın kitapları, özellikle
de romanları şimdi klasiklerimiz arasındalar.
Babıâlî’deki gazetecilerin edebî eser vermeleri geleneği, sonraki dönemlerde de devam etti. Ahmed Rasim gibi bir zirvenin asıl mesleği, gazetecilikti. Sadece Ahmed Rasim değil, Türk Edebiyatı’nın en önemli isimleri, meselâ Türkçe’nin zirvelerinden olan Refik Halid ile Falih Rıfkı, “Kelebek” şairi Orhan Seyfi, “Ayna”nın Bedii Faik’i, hattâ Yakup Kadri bile meslekî hayatlarının ya tamamında yahut bir kısmında gazetecilik yapmışlardı. Meşhur “Paydos”, “Buzlar Çözülmeden” ve “Büyük Şehir” piyeslerinin yazarı Cevat Fehmi Başkut, Cumhuriyet Gazetesi’nin efsanevî yazı işleri müdürü idi.
GELENEK DEVAM EDİYOR
Bu kişilerin ve 1950’lere kadar edebiyatla uğraşan daha birçok ismin geçimlerini sağladıkları meslek, sadece gazetecilikti. Gerçi edebî eserlerinden elde ettikleri gelirler
bugünlere oranlandığı takdirde komik gelecek meblâğlarda idi ama az da olsa para kazanmalarına rağmen edebiyat onlar için bir hobi sayılırdı ve asıl meslekleri hep gazetecilik olmuştu.
Türk Edebiyatı’nın bu önemli isimleri, dile gayet hâkimdiler. Zira, Türkçe o devirlerde zengindi, güzeldi, bugünkü gibi sadece birkaç yüz kelimeye sıkışmamıştı ve edebiyatçı üstüne üstlük bir de üslûp sahibi ise, meramını kelimelerle oynayarak, sözleri ve ifadeyi nakış gibi işleyerek rahatça ifade edebilirdi.
Ertuğrul Özkök’ün yeni çıkan “Tuhaf” ını okurken, eski devirde yaşamış edebiyatçı gazetecileri hatırladım. Özkök’ün bundan senelerce önce yayınladığı “Artakalan Zamanda”, bende yine aynı çağrışımı yapmıştı: Edebiyatçı gazeteci geleneğinin hâlâ devam ettiği çağrışımını...
Ben edebiyat eleştirmeni değilim ve “eleştirmen” dendiğinde, hep rahmetli Attilâ İlhan’ın “Eleştirmenler, çıkarttığım her kitabı yerin dibine soktular ama kötüledikleri bütün kitaplarım baskı üstüne baskı yaptı, hâlâ da okunuyorlar” sözünü hatırlarım.
HAYALLERİN ARAYIŞI
Dolayısı ile, Ertuğrul Özkök’ün kitabı hakkındaki görüşlerimi eleştirmenlere mahsus anlaşılmaz sözlerin yahut teorik ifadelerin ardına geçerek değil, açıkça söyleyebilirim: “Tuhaf” hem konuları, hem dili, hem de üslûbu bakımından eski devrin edebiyatçı gazetecilerinin verdikleri eserlere yakın bir yerdedir. Üstelik, kitabın her satırında farkedilen arayış, Şehbenderzâde’nin “A’mâk-ı Hayâl”indeki gibi “hayallerin ardındaki asıl hayali bulma” çabasını hatırlatmaktadır ve eskilerin “hayâlât” dedikleri bu tarzın hâlâ devam ettiğini göstermesi bakımından da memnuniyet vericidir.
İki yüz küsur sayfa tutan arayışında istediği neticeyi bir türlü bulamadığını yazan Ertuğrul Özkök’ün, başka şifrelerden yola çıkarak aramaya devam edeceğine eminim ve belki birşeyler bulabilir diyerek, ben de bir şifreden bahsetmek istiyorum:
Asırlardır, insanoğlunun avuçiçi çizgilerinde eski yazı ile bazı sayıların bulunduğuna; sağ avuçta 81, solda da 18 rakamının yazılı olduğuna inanılır. Avuç çizgilerinize baktığınızda, eski yazıyı biliyorsanız bu sayıları rahatça görebilirsiniz.
81 ile 18’in toplamı 99’dur, 99 da “Esmâ-i Hüsnâ”, yani Allah’ın sıfatlarının adedidir. Bu sayı ile Özkök’ün sözünü ettiği “ölümsüzlüğü aramanın en baştan çıkarıcı hâlinin bilinmezlik olması” arasında bir bağlantı var mı dersiniz?