Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SHIT! Kahretsin! Yazı günüm geldi. Birşeyler karalayıp köşemi doldurmak zorundayım... Genel yayın yönetmenime “Yazmam şart mı? Para alabilmek için mutlaka yazmak zorunda mıyım?” diye sordum, “Yazmazsan kuruş vermeyiz” dedi. Çok sinirlendim ve içimden onu öldürmek geliyor!

        Evde sabahtan beri düşünüyorum ama yazacak bir konu bulamıyorum. Galiba en iyisi gene Asiye’den bahsetmek! Geçen gün saydım, köşemde son on sene içerisinde tam üçyüz elli yedi bin altı yüz seksen dört defa Asiye’yi yazmışım. Ama ne yapayım, başka konum ve de çarem yok... Asiye benim can simidim, şablonum!

        Rahatımı bozmayı hiç sevmem... Konusuz kaldığım günlerde Asiye’den bahsetmek işimi çok kolaylaştırıyor ama bu kadın canımı sıkmaya başladı. Zaten evlendiğimiz günden beri doğru dürüst bir yemek bile pişirmedi. Dün pazara gidip lâhana almış. Akşam, kapuska yedik. “Kapuskayı böğürtlen turşusu ile kaynatırsan afrodizyak gibi olur” diye kaç defa söyledim, dinletemedim. “Tuzu galiba biraz fazla” diyecek oldum ama öyle bir bakış attı ki, korktum. Mecbur kaldım, “Kapuskanın iyisi şap gibi olanıdır. Eline sağlık” dedim. Sofradaki ibrik de canımı çok sıktı ya, neyse...

        HARTTADANAK ISIRMAK!

        Dünden beri, “Asiye’yi boğsam nasıl olur?” diye düşünüyorum ama şu anda mümkün değil. Kapuskanın üstüne gelen ishal hâlâ devam ediyor. Dolayısı ile bu yazıyı yazarken bile başka bir işle meşgulüm...

        Asiye, dün pazardan Satılmış’a düdük almış. Evde sabaha kadar düdük dinledik. Çocuk on yaşını geçti ama hâlâ düdükle, emzikle oynuyor. “Mememus sendromu” dedikleri bu olsa gerek. Ben onun yaşındayken düdükle falan oynamaz, ablamın arkadaşlarını düdüklemeye heveslenirdim. Kızlara arada bir çimdik falan atardım, “Amanın, ne sert erkek olacak bu” deyip öperlerdi, ben de fırsat bu fırsat diye harttadanak memelerini, burunlarını falan ısırırdım.

        Radyodan yükselen tamtam ezgilerinin eşliğinde demin internette dolaşırken eski bir Türk yazarının adına rastladım. “Şefik Cahid Şoray” mı, “Refik Halid Karay” mı, işte öyle eski moda tuhaf bir isim... Türkçe yazanları pek okumadığım için kim olduğunu bilmiyorum ama çok sinir bozucu bir adam olduğunu farkettim.

        Taksim’deki internet kafede “Ay Peşinde” diye bir kitabında mizah yazarlığından bahseden bazı ilkel düşüncelerini koymuşlar. Adam söze “Zorla lâtife yapılmaz, gazetecilikte ıkına sıkına meydana çıkarılan mizah kadar can sıkıcı, ruh üzücü, zevk bozucu bir hadise tasavvur edemiyorum” diye başlamış, “Mizah gülünç olmak değil, gülünç olanı görmek ve onu zarif şekilde anlatmaktır. ...Zarif, nüktedan olmayan bir adamın kendisini öyle zannetmesi feci bir haldir. ...Lâkırdı yutturmak merakı gazeteciliğin ciddiyetini bozuyor” demiş.

        HANİMİŞ BENİM KIRBACIM?

        Uzatmadan söyleyeyim: İsmi “Şefik Cahid” mi, “Refik Halid” mi, her neyse, bu adamı derhal öldürmeyi düşündüm. Öldürmeden önce mutlaka kırbaçlamayı da hayal ettim ama Mevlânâ yahut Kanuni zamanında yaşadığı için maalesef hiçbirini yapamayacağım, sorrrry! Düşünün, adam mizahta yaratıcılıktan bahsediyor! Bu devirde yaratıcılığa ne gerek var? Artık öyle birşey mi kaldı? Benim yaptığımı yaparsınız, yabancı gazeteleri, meselâ her gün seri ilânlarına kadar okuduğum Tanganika Times’ı açar ve şablonları da konuları da oradan ithal edersiniz, olur biter... Öldürmek, kırbaçlamak yahut bahse girmek gibisinden tükenmez küpünü andıran şöyle birkaç şablon bulur, kepçeyi seneler boyu daldırıp çıkarır ve tepe tepe kullanırsınız!

        Rodezyalı düşünür Mwabada Hıyadowski bu işe “Imported Frozen Humor” diyor, yani “Buz gibi soğuk ithal malı mizah”... Ben de bunu yapıyorum ve kendimi yenilemeye de gerek falan görmüyorum.

        Günü kurtardım, yazının sonuna geldim ve Asiye’nin sayesinde köşeyi bugün de hallettim. Sırada yarınki televizyon programıma konu ve konuk bulma derdi var... Asiye’nin aklına uyup bu televizyon işine nereden girdim ki? “Moleküllerin sibernetik yaşamı” konusunda bir program yapmayı teklif ettim. Kabul ettiler, başladık ama daha ikinci haftada sermaye tükendi, konu da, konuk da bulamaz oldum. Ama ben kendini öyle tek bir konuyla sınırlayanlardan değilim, bendimi çiğneyip aşar, başka alanlara el atarım. Sel gibiyim, sel! Molekül bitti ise ekonomi var, tıp var, sosyoloji var, uzay teknolojisi var... Var da var!

        Utanmadan hele birisi kalkıp da bir söz etsin! “Hasud herif beni çekemiyor. Bunun hemen ölmesi lâzım” diye kükrerim, basarım kırbacı, korkar ve suspus olur!

        Tamam mı Asiye? Hanimiş benim kırbacım?

        Diğer Yazılar