Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İSTANBUL nostaljisi şimdilerde pek bir moda, konuşurken yahut yazarken o zamanların kelimelerini hattâ en basit ifadeleri bile tırnak içerisinde kullanmak, bundan 40-50 sene öncesine övgüler düzüp "Âââh âh! Ne güzel günlerdi o zamanlar" gibisinden sözler etmek pek bir rağbette ya!

        Nostalji merakı böyle sözler edenlerin yaşamadıkları, bu yüzden bilmedikleri ve sadece kulaktan duydukları o zamanlara övgüler düzmeleri ile kalmıyor, şehrin eski hâlini gösteren fotoğraf albümleri ve bol resimli kitaplar da yayınlanıyor ve artık bir "foto-nostalji"dir almış başını gidiyor...

        İstanbul'un son siyah-beyaz fotoğraflarındaki hâlini görmüş yani çocukluk yıllarını 1960'11 senelerde geçirmiş olan nesilden olanlar gayet iyi hatırlarlar: O günlerin İstanbul'unda yaşamak zordu! Şehirde yol yoktu, susuzdu, elektrikleri her an kesilirdi, bazı semtleri artık harabe halini almıştı ve ulaşım tam bir dertti. O fotoğraflarda şimdi siyah-beyaz bir nostalji âbidesi gibi görünen şehrin gerçek rengi solgun, tozlu ve fakir

        idi!

        İstanbul'un fotoğrafın icadından hemen sonra çekilmiş resimlerine bir bakın: Söylendiği gibi öyle şiir gibi, pitoresk yerler değil, tam bir harabe görürsünüz! Yol diye bir şey yoktur, birkaç zengin yahut paşa konağı dışında neredeyse bütün binalar yıkıldı-yıkılacakgibidir. Halkın üstü-başı berbattır, fukaralık her yere sinmiştir.

        Ve, "Aman ne güzel günlerdi o zamanlar! Her yer yemyeşildi! Boğaz yeşil bir cennetin içinde akan pırıl pırıl bir nehri andırırdı!" demeleri yok mu...

        Şehir hakkında atılmış palavraların en büyüğü ve yalanların en kuyruklusu, bu "yemyeşil İstanbul" masalıdır.

        ŞEHİR YEŞİL DEĞİLDİ!

        Boğaziçi'ni gösteren eski fotoğraflarda hemen farkeder ve farkettiğiniz anda da şaşırırsınız: İstanbul hiç de yeşil değil, kupkuru bir şehirdir, cennetten bir köşe olduğu söylenen Boğaz tepeleri de uzayıp giden kıraç arazilerdir. Tek-tük de olsa birkaç koru gerçi o zaman da vardır ama tepeler boştur, bazen birkaç kilometre arayla sadece tek bir ağaca rastlarsınız. Ormanlar, şehrin dışındadır. Bazı yalılar sahibinin zenginliğini ve ihtişamını gösterir gibidir ama bunların sayısı azdır, inşa edildiklerinde birer zevk sembolü olan dünya kadar güzelim bina zamanla kararmış, ahşabı kıvrılmış, eğilip bükülmüş hâle gelmiştir.

        Ve, netice: İstanbul, en güzel günlerini 2000'lerin başından itibaren yaşamaya başladı. 1930'lu, 40'lı senelerin yeşilleştirme çabaları, semeresini ancak şimdi verebildi, istediğiniz her yere kolayca gidebilir oldunuz ve çok daha önemlisi, eskinin geceleri kapkaranlık olan İstanbul'u şimdi ışıl ışıl!

        ZEVKSİZ MİMARLAR

        Şehir bütün bu değişimlerden sonra kimliğinden tabii ki çok şey kaybetti. Meselâ zevksiz mimarlar marifetiyle burunsuz, kişiliksiz, herbiri birbirinden farklı ve birbirinden çirkin onbinlerce bina ile doldu. Yollar genişleyip rahatladıkça yapılar şekilsizleşti, şehir çirkinleşti ve İstanbul bütün bunların yanında çok önemli bir varlığını daha kaybetti: Kültürünü, âdetlerini, hayat tarzını, kimliğini hattâ dilini, yani selîs Türkçesini...

        Eski ve harap bir şehri yaşanabilir hâle getirme çabaları devam ederken kültürünün de muhafazası tabii ki başta gelen bir şarttır.

        İstanbul'da, bunu başaramadık! Şehir değişirken diğer kavramlar gerilerde kaldı, hattâ bir kısmı çoktan kaybolup gitti ama İstanbul yaşanacak bir hâle geldi. Bugünün İstanbul'u kendisine yepyeni bir kültür ve hayat tarzı yaratacaktır ve yapılması gereken artık boş bir hayalden ibaret olan nostaljiyi, geşmiş hayranlığını, mazî hasretini bir tarafa bırakıp bu yeni kültürün "dolu" olmasına çaba göstermektir.

        Diğer Yazılar