Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        HABERTÜRK'te bugün, Topkapı Sarayı Müzesi'nin müdürü, daha doğrusu "sabık" müdürü hakkında tüyler ürperten bir haber yeralıyor.

        Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın müze müdürü Yusuf Benli'yi görevden almasından bahsetmiyorum. Sarayda son birkaç ay içerisinde yaşananlara bakacak olursanız, bu, zaten yapılması gereken bir işti ve nihayet yapıldı.

        "Tüyler ürperten" dediğim iş, Topkapı'nın sabık müdürünün, bir arkadaşının yapacağı tez için İznik Müzesi'nin vitrinlerini rica-minnet açtırmasının ve hemen ardından da o müzeden bazı antik eserlerin çalınmış olmasının ortaya çıkması...

        İznik'te yaşananları nakleden bu haber hakkında öyle "güzel", "nefis", "muhteşem" yahut "ibret verici" gibisinden sıfatlar kullanmak yerine sadece "tüyler ürperten" diyorum; zira hadise, işiteni hakikaten dehşete düşürüp tüylerini ürpertecek derecede ileri bir sorumsuzluk!

        SANKİ MİRAS KALMIŞ!

        Düşünebiliyor musunuz? Bir müzenin müdürü olacaksınız, yanına tanıdığınız, dostunuz, arkadaşınız yahut her neyiniz ise işte onu alıp başka bir müzeye gideceksiniz. Görevlilere "Yakinim olan bu kişi tez yapıyor da... Sizin şu vitrinlerdeki toprak parçaları iyice bir görmesi lâzım... Haydi canım, vitrinleri bir açsanız da sevaba girseniz..." diyeceksiniz.

        Kurallara uymaya çalışan görevlilerin "Aman müdür bey, o vitrindeki objeler bir arkadaşımızın üzerine zimmetli" demeleri üzerine "Yaaa beni mi kıracaksın hayatım? Aç işte şunu yaaa! Hem bak, benim gibi koskoca bir saray-ı âmire müdürünün ricasını yerine getirmemek ayıptır haaa! Haydi, aç aç, aaaaç!" gibisinden kaba saba, sulu ve biraz da üstü kapalı tehditlerle istediğinizi yaptıracaksınız.

        Ne güzel değil mi? Saraya tayin edilmenizden sonra arada bir gazetecilere "Öteki odada oturanlar da kim oluyorlarmış? Topkapı'nın kralı benim!" gibisinden zavallılıklar yapacak, Topkapı'daki padişah tahtını dedenizin köydeki döşeği zannedip lojmanınıza taşıtmaya kalkacak, sonra da bir başka müzeye gidip orayı birbirine katacaksınız!

        Buna müzecilik falan değil "hazımsızlık" yahut "ne oldum deliliği" derler ve neticesi böyle olur!

        Başında bulunduğu müzeyi sülâlelerinden kalmış mirasmış gibi böyle canlarının istediği gibi işler etmeye kalkışanlara geçmişte sayıları az da olsa maalesef rastlandı ama olan o müzelerdeki objelere oldu.

        Meselâ, 1950'li senelerde bir meclis başkanının Dolmabahçe Sarayı'ndaki endam aynasının Ankara'ya taşınmasını buyurması ve kristal aynanın taşınırken tuzla buz olması bilenlerin hâlâ hatırındadır.

        ALTIN KUŞ UÇUP GİTTİ

        Yakın bir geçmişten örnek vereyim: Benzer bir "vitrin açtırma" görgüsüzlüğü 1996'da Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde yaşanmış, Uşak'tan çalınıp New York'taki Metropolitan Müzesi'ne satılan ve Türkiye'nin seneler sonra yüzbinlerce dolar harcayarak geri almayı başardığı Karun Hazineleri'nin meşhur "altın kuş"u bu "aç aç" sırasında kaybolmuştu.

        Soruşturma, sergi vitrinlerinin Kültür Bakanlığı'nın aynı zamanda üniversitede görevli olan üst düzeydeki bir yetkilisi tarafından bir gece "eşine ve Amerikalı misafirine göstermek amacıyla" açtırıldığını, altın kuşun da bu arada uçtuğunu ortaya çıkarmıştı. Sonuç mu? Nasıl yapıldıysa yapıldı, binlerce senelik esere kıytırık bir değer biçildi, sorumlusuna ödetilmesine karar verildi ama sorumlunun vitrini açtıran üst düzey görevli değil temizlikçiler olduğuna karar verildi ve para zavallıların maaşlarından senelerce gıdım gıdım kesildi.

        "Aç aç" eğlencesi askerlik günlerinde kaldı beyler! Müzede "aç aç" yapmaya kalkanlara "çüş çüş" derler!

        Diğer Yazılar