İftariye uleması
HER mevsimin meyvesi, sebzesi ve balığı farklıdır ya, birkaç seneden buyana mevsimlere mahsus tıp yahut âhıret allâmelerine de sahip olduk!
Meselâ ilkbahar mı geliyor, tezgâhlarda enginar, çilek ve erikle beraber gazete sütunlarında da bazı alerji uzmanları arz-ı endâm ediyor. Manavlar "Can erik buuu! Kamaştırır, can eriiik!" diye haykırırlarken diğerleri "Bahar nezlesine dikkat edin!" diyor.
Bu nasıl bir dikkat ise?.. Mikrop etrafınızda dolaşıyor ve görebiliyorsunuz, yanınıza yaklaşmaya kalktığı anda beline bir tekme indirecek ve nezleye yakalanmaktan kurtulacaksınız!...
Diyelim ki yaz geldi, kavun, karpuz, kabak, patlıcan, domates ve "Kesmece bunlaaaar kesmeceeee!" nidâları ortalığı sardı... Mevsimlik doktorlar uyarıyorlar: "Sıcaklarda fazla durmak, tehlikelidir... Tansiyonunuz yüksek ise çıkmayın... Güneşte fazla kalmak çarpar... Kalp hastaları, dikkaaat!"... Sanki bilmiyoruz, cayır cayır yakan havalarda dışarıya fırlayıp güneş altında tepinmeye pek meraklıyız, üstelik kalp ve tansiyon hastaları da rahat nefes alabilmek için Temmuz ve Ağustos sıcağını bekliyorlar!
GRİP, PIRASA VE ATKI
Unutmayalım: Yaz aylarının geldiğinin ve havaların ısındığının bir başka göstergesi de Dr. OZ'un yani Mehmet Öz'ün vatanını teşrif etmesidir. Bol bol röportaj verdiğini görür ve ekranlarda cân-ı azîzinin o sene tercih buyurduğu kuruyemişe yahut meyveye yaptığı medhiyeleri işitince "Demek ki sıcaklar bastırdı" deriz...
Cevizin, elmanın ve lüferin boy gösterdiği sonbaharın ise her nedense pek uzmanı yoktur, o aylarda pek ortada görünmezler. Ama kış gelip de lâhana ve pırasa tezgâhlara yerleştiği anda sahneye bu defa grip üstâdları çıkar: "Aman..." derler, "Okula giden çocuğunuzun boğazına yün atkı sarın! Kalın giydirin, siz de öyle giyinin ve grip olmayın; grip iyi değildir!"
Mâlûm, havalar soğuyup karlar düşmeye başlayınca çoluk-çocuk soyunur, sokaklara fırlayıp donma egzersizleri yaparız ve bu tuhaf merakımızın hayatımıza mâlolabileceğini kış allâmeleri sayesinde öğreniriz!
BEŞİNCİ MEVSİM: RAMAZAN
Birkaç seneden buyana ekranlardan ve gazete sayfalarından eksik olmayan bu zevât, mevsimlere bir beşincisini ilâve etti: Ramazan'ı...
Mubarek çehrelerini artık her Ramazan'da da gösteriyor; orucun nasıl tutulması, iftarda nelere dikkat edilmesi ve sahurda ne kadar, nasıl yenmesi gibisinden konularda hepimizi irşâd buyuruyorlar. Türkiye zira bin küsur değil, sadece birkaç sene önce Müslüman olmuştur, Ramazan ve oruç gibi kavramlarla yeni tanışmıştır ve dolayısı ile milyonlarca kişi iftar saatinde mide krampı geçirdiği yahut çatladığı için üstadların nasihatlerinden çok şükür bir hayli istifade edilmektedir!
Söylenenlere bakılırsa ortalığa çok yakında başka uzmanlar da çıkacak ve sağlıklı namazın metodunu anlatacaklarmış: Secde ile omurga, rükû ile mafsal ve niyet ile de diğer ortopedik bahisler arasındaki ilişkileri izah edecekler ve ekranlar şenlenecekmiş!
Mevsimlik doktorlarımızın yanına birkaç seneden buyana başka zevâtın da katıldığını söylemiştim ya...
Bu zevât bütün İslâm dünyasının, dolayısı ile 15 asır boyunca gelip geçen Dört Halife, Emevî, Abbâsî, Memlûk, Selçuklu, Timurî, Bâbür, Osmanlı, vesaire gibisinden bütün medeniyetlerin büyük hatâlar yaptıklarını, iftar ve sahur saatlerini yanlış hesapladıklarını, üstelik "teravih" diye bir de namaz uydurup boş yere kıldıklarını ortaya çıkardılar. Sâyelerinde dört halifeden sahabiye, mezhep imamlarından Ebussuud yahut Zenbilli Ali Efendiler gibi bu işin erbâbı olan kim varsa hepsinin kusurlu olduğunu öğrendik!
İnanç meselesi meselenin apayrı bir tarafı... Ama emin olun bu kadarını Vehhâbîler bile yapmadılar, geleneği böylesine reddetmediler ve teravihi hâlâ kılıyorlar!