Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        "MECLİS" dendiğinde, aklıma birbirinden tamamen farklı yerler gelir: Meselâ, Ankara'daki Türkiye Büyük Millet Meclisi yahut sohbet, musiki ve işret mekânı olan öteki çeşit meclisler...

        İlkinde halkın oylarıyla seçilmiş milletvekilleri vardır, kanunları çıkartır ve arada bir memleketin vaziyetini tartışırlar. Diğer meclisler ise, zevk-u safa düşkünlerine mahsustur ve meraklısı için gayet keyifli yerlerdir.

        Bütün bunlara ilâveten "Türkiye Barış Meclisi" adını takınmış bir başka meclisin daha bulunduğunu ve vâroluş sebebinin "Askerlerimizi katledenlere karşı silâh kullanmak insanlık ayıbıdır" gibisinden saçmalıklar gevelemek olduğunu daha dün öğrendim.

        ÇAPULCU KİME DENİR?

        "Türkiye Barış Meclisi" aydınların, yazarların, akademisyenlerin ve sanatçıların biraraya geldikleri bir sivil toplum kuruluşu imiş! Memlekette yapılması düşünülen hayırlı, iyi ve faydalı her işe karşı çıkmayı âdet haline getirene bizde artık "aydın" deniyor ya... İşte bu kafadaki görme, düşünme ve hissetme hassalarını kaybetmiş bir grup ezelî ve ebedî muhalif "Türkiye Barış Meclisi" adını takınmış ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Sözün bittiği yerdeyiz" demesine karşılık "Sözün bittiği yerde bizim sözümüz başlar" diye ortaya atılmışlar...

        Savaş uçaklarının Kandil Dağı'nı bombalamasına "savaşın yeniden devreye sokulmasından rahatsız oldukları" bahanesiyle karşı çıkıyor ve Amerika'dan operasyonları durdurtmasını istemeye bile çekinmiyorlar; üstelik ağızlarından şimdiye kadar pek telâffuz edilmemiş edepsizce lâflar bile dökülüyor. Meselâ "tükürdüklerini yalayacaklar" ifadesinin "zihniyet çapulculuğu" olduğunu söylüyor, Kandil'in bombalanmasının gerisinde aydınlara daha fazla baskı yapılmasının planlandığını iddia ediyorlar.

        Memleketin bu güzide aydınlarına göre henüz yirmilerindeki delikanlıları katledenlerden hesap sorulması dayatma, savaş ve Türkiye'yi mezara çevirmek imiş! Çukurca'da dökülen şehid kanları hakkında ne düşündüklerini merak mı ettiniz? Barışın gelmesi için tartışılması ve dikkate alınması gereken bir gelişme!

        ÖLDÜRME, ÖL!

        Tuhaf, hem de çok tuhaf bir toplum olduk! Bu "meclis"in mensuplarına ve onlarla aynı kafadakilere "Gencecik askerler katledilirken neden gıkınız çıkmıyor?" diye soruyorsunuz, "Faşist lâflar etme" gibisinden bir karşılık geliyor... "Yahu, adamların derdi çözüm falan değil, sadece can alıp ortalığı karıştırmak" diyecek oluyorsunuz, cevap "Haysiyet cellâtlığı yapıyorsun" oluyor. Ortaya koydukları çözüm ise gayet basit: "Öldürme, öl!"... Yani karşı koymaya ve hesap sormaya hiçbir şekilde kalkışmayacaksınız ve sadece öleceksiniz! Askerin de, iktidarın da görevi sadece bu!

        Aydın, sanatçı, yazar, düşünür, gazeteci vesaire oldukları iddiasındaki tuhaf zevâtın meydana getirdiği "Türkiye Barış Meclisi", bu hezeyanların ardından basına kapalı bir toplantı yapmış... Toplantıda, önümüzdeki günler içerisinde neler yapılacağı konusunu görüşmüşler.

        Ağızlarını daha ilk açışlarında "Öldürme, öl!" dercesine böyle sözler sarfeden barışçı aydınlarımız, yaptıkları bu toplantıdan daha da parlak çözümlerle, meselâ "Geberin!" gibisinden önerilerle çıkabilirler... Zira, aydının böylesinden herşey beklenir!

        ***

        Keyf-i şâhâne için çıkartılan Ramazan ayı nizâmnâmeleri

        Türkiye'de, 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Ramazan'da uyulması gereken kurallarla ilgili yönetmelikler yayınlanır oldu. Ama, "Ramazan" kelimesi bu yönetmeliklerin sadece isimlerinde vardı ve dinî kuralları uygulamaktan ziyade zamanın padişahını rahat ettirmeye yönelik gibiydiler...

        RAMAZAN, 11 ayın sultanıdır. Sultanlığı bugün /resmen değildir ve sadece gereğini yerine getirenlerin gönüllerinde taht kurmuştur ama, geçmişte resmen "ayların sultanı" olmuş, onunla ilgili hemen her sene yönetmelikler, kararnameler yayınlanmıştır.

        Meselâ 1820'lerin sonunda çıkan ve zamanın "serasker"i yani bir çeşit Harbiye Bakanı olan Husrev Paşa tarafından İstanbul kadısına gönderilen bir yazıda, Ramazan boyunca yapılması istenenler, şöyle sıralanmaktadır:

        "Padişahımız efendimiz, Ramazan münasebetiyle artık inşaallah sık sık İstanbul camilerine gelecektir. Halkın, bu günlerde her zamankinden daha fazla saygılı olması icap eder. Esnaf ve halk, askerlere mahsus yaka ve yenleri kırmızı elbise giymemeli, zırh kuşanıp kılıç takmamalıdır.

        EDEPLİ OLUNACAK

        Herkes dükkânının ve evinin önünü temiz tutmalı, ortalıkta çöp ve hayvan leşi görülmemelidir. Konakların ve evlerin kapılarına, uzun senelerden beri sıçrayan çamurlar silinmemektedir ve bu yüzden kapılar çamurdan birer kapı haline gelmekte, pencerelerin önü top top örümcek ağlarıyla dolu bulunmaktadır. Bu gibi evlerin, konakların ve dükkânların sokağa bakan yüzleri derhal temizlenecektir.

        Padişahımız efendimiz bir yerde otururken, "Önünden geçmeyelim" yahut "Bir başka yola sapalım" denmeyecektir. Gerek atlı ve gerek yaya, padişahın önünden herkes, ırz ve edebi ile geçecektir. Padişahımız camide iken veya bir yerden bir başka yere giderken ona tesadüf etme şerefine erenler gözlerini dikerek bakmayacaklar, bulundukları yerden biraz geri çekilerek ellerini kavuşturacak, sadece önlerine bakacak, efendimiz geçtikten sonra işine-gücüne devam edeceklerdir. Saygıda kusur edenleri görürsem, şiddetle cezalandırırım!.. Son pişmanlık fayda etmez!

        Şevketlû padişahımıza, Ramazan ayı boyunca Cuma günlerinin dışında hiç kimse arzuhal vermeyecek, istekte bulunmayacaktır. Verenler, ağır cezayı haketmiş sayılırlar.

        BEKÂRLAR UYARILACAK

        İstanbul kadısı mahalle imamlarıyla mahalle muhtarlarını ve hanlarda yatıp kalkan bekâr taifesi için de hancılar kâhyasını çağıracak, bu tenbihlerimi iyice anlatıp kulaklarına sokacaktır!"

        "Bu yasaklar Ramazan münasebetiyle mi, yoksa zamanın padişahının Ramazan boyunca şehirde rahat rahat dolaşması, keyfinin kaçmaması için mi konulmuş?" diye sorarsanız, haklısınız... Ama "Ramazan Yönetmelikleri" sadece bundan ibaret değil... Dini uygulamayla ilgili olanları da var ve Ramazan boyunca, bu sayfalarda onları da göreceğiz...

        ***

        Hattın Üstadları: Halim Özyazıcı

        İSTANBUL'da 1898'de dünyaya gelen Halim Efendi, Rüşdiye tahsilini tamamladıktan sonra zamanın Güzel Sanatlar Akademisi olan Sanayi-i Nefîse Mektebi'ne devam etti. Bu sırada Medresetü'l-Hattâtîn'de hat dersleri almaya başladı. Bir ara Hamid Aytaç ile rik'a yazısı üzerine çalıştı ve Kâmil Akdik, Hasan Rıza ve Ferid Bey'den dersler aldı. 1948'den 1962'ye kadar Güzel Sanatlar Akademisi'nde yazı dersleri veren Halim Özyazıcı, son devrin en önemli hattatlarından kabul edilir.

        ***

        Eski İftar Soframız: Kuzu ciğeri çorbası

        KUZU ciğeri bulunmazsa, koyun ciğeriyle de yapılabilir. Yeteri kadar ciğer suda haşlanır. Et suyu yoksa bir baş soğan ve bir kaşık yağ ile kavrulup üzerine yeniden su konur ve gereği gibi pişirildikten sonra, iki-üç yumurta sarısı karıştırılır. Yumurtanın kokusu gidene kadar yeniden pişirilir; sirke, maydanoz ve nane ilâve edilir. Taslara konulduktan sonra

        üzerine biber ve tarçın konur. Ekşi olması arzu ediliyorsa, limon veya sirke katılır (N.Sefercioğlu'nun "Türk Yemekleri. 18. Yüzyıla Ait Bir Yemek Risalesi"nden).

        Diğer Yazılar