Mezarlık keşleri
BİRKAÇ serseri, Can Yücel'in Datça'daki mezarını tahrip etti...
Hadise gazetelerde uzun uzun yeraldı ama mezarın tahribinden önce yaşanan bir başka rezalet, çok fazla dillendirilmedi: Can Yücel'in hayranı geçinen üç-beş zibidinin şarap şişeleriyle şairin kabrinin başına gidip şarapları mezara boca etmeleri...
Bu rezalet üstelik, ailenin sanki birşeyler olacağı içlerine doğmuşcasına mezarın hemen yanıbaşına diktirdiği ve üzerinde "Çiçek dışında hiçbirşey konulmaması rica olunur" yazılı tabelânın önünde meydana geldi...
Zibidilerin mezarın başında yaptıkları serserilik âleminin fotoğrafını burada görüyorsunuz...
Her defasında yazıp söylüyorum: Bazı kurallara uymak ve inanıp inanmamak size kalmış bir iştir ama bu memlekette yaşıyorsanız, memleketin asırlardan buyana devam edegelen kurallarına uymak, inanmıyorsanız da saygı göstermek zorundasınızdır.
Mezarlıklarda neyin yapılıp neyin yapılmayacağı da, bu kurallar arasındadır. Ölülerini her vesile ile ziyaret eden, mezarlıkları bu ziyaretlerle dünyevî hayatın parçası haline getiren, hattâ kabir toprağının üzerine okunmuş su dökülmesini bile gelenek hâline getirmiş olan Türkiye'de bir mezarın başında ve üstelik kameraların önünde kör gözüm parmağına misâli şarap içip artanı da kabrin üzerine serperseniz, netice böyle olur! Hassasiyetlerine tecavüz edilen kesimin yanısıra şarap dökülen kabrin yakınındaki mezarların sahipleri bile ölülerine saygısızlık yapıldığı ve kabirlerinin murdar edildiğine inanır, gidip başında bütün bu işlerin edildiği mezarı parçalarlar!
HAYRET ŞARABI!
Dolayısı ile, bu işte mezara saldıran vandalların yanısıra şairin kabrini keşhaneye çeviren zibidilerin de vebali vardır, hattâ bu vebal daha da büyüktür ve ortada ağır, çok ağır bir tahrik bulunduğunun da unutulmaması gerekir!
Mezarın başında kafayı çekip etrafa şarap saçmayı "çağdaşlık" zanneden böyle zibidiler, yaptıklarının ortalığı karıştırmakla kalmadığını ve Can Yücel'in hatırasını bile kirlettiğini anlamayacak derecede ebleh olduklarını böyle bir işe kalkışmakla zaten göstermişlerdir. Şairin adı bundan böyle her nerede geçecek olsa, hatırlara sanatından ve şiirinden önce maalesef kabrinin başında yapılan bu pespâye âlem ve mezarının uğradığı saldırı gelecektir.
Ben, bir sanatçının hatırasına yapılabilecek bundan daha büyük bir hakareti, fenalığı ve mel'aneti hayal bile edemiyorum.
İşte, alkolü her mekânda içebilmeyi özgürlük, şişeyi ve kadehi rejimin sigortası, sarhoşluğu da aydın olmanın ön şartı zanneden zihniyetin geldiği son nokta: Parça parça edilmiş bir şair mezarı...
Can Yücel'in babası Hasan Âlî Yücel'in Yunus'a seslendiği bir şiirinde "Hakikat aşkına ermek diledim / 'Hayret şarabından iç' dedin bana" diye bir beyit vardır.
Üç-beş andavallı, Hasan Âlî'nin sözünü ettiği o "hayret şarabı"nı gidip oğlunun mezarına saçtılar...
***
Papaz camiye ayakkabıyla girince Diyarbakır karıştı
Ditmor adındaki Amerikalı papaz, 1852'de Diyarbakır'daki Ulucami'ye ayakkabısıyla girince kıyamet koptu, iş büyüdü, diplomatik kriz halini aldı. Ama zamanın dışişleri bakanlığı işin üstesinden nasıl olduysa geldi ve papazın Amerikan elçiliği vasıtasıyla uyarılmasını sağladı.
OSMANLI İmparatorluğu'nun son dönemlerinde zayıflamasıyla birlikte ülke misyoner akınına uğramıştı ve bu misyonerlerden olan Amerikalı bir papaz, 1852'de büyük bir skandala sebep oldu.
Ditmor adındaki papaz, bir olaydan dolayı tutuklanıp hapsedilen bazı Ermeniler'i kurtarabilmek için 1852'de Diyarbakır'a gelmişti. Ama papaz Ditmor bir camiye ayakkabı ile girince olaylar çıktı ve yetkililer meseleyi çözebilmek için aylarca uğraşmak zorunda kaldılar.
HALKI SUÇLADI
Papaz Ditmor, Halepli bir doktorla beraber 1852 ilkbaharında Diyarbakır'a ulaşmış ve Ulucami'yi gezmek istemişti. İki kafadar camiye ayakkabıları ile girince cemaatle aralarında tartışma çıktı ve doktorla papaz kovuldular.
Amerikalı papaz, hadiseden sonra hemen mahalli yetkililere şikâyete gitti ve caminin dışında bulunan bazı kişilerin kendilerini taşladığını iddia etti. Eski devirlerde olsaydı, papazın böyle bir mesele yüzünden Müslümanlar'ı yetkililere şikâyet etmesi bir yana, camiye yüz metre bile yaklaşmasına bile izin verilmezdi. Ama güçlü devletlerin baskısı altında bulunan Osmanlı idarecileri bir batılı ülke vatandaşının sıkıntıya girdiği anda elçiliğinin araya girmesinden çekiniyor ve meseleyi derhal halletmeye çalışıyorlardı.
SORUŞTURMA BAŞLADI
Papazın şikâyeti üzerine, o gün camide bulunanlardan Mücellid Hacı Ömer Efendi, Ankaralı Hacı Ahmed Efendi, Dizdarzâde İsmail Ağa ve ikinci imamı Hüseyin Efendi'nin ifadeleri alındı.
Verilen ifadeler, papazın anlattıklarından farklıydı. Papaz Ditmor ile arkadaşı camiye girdikleri sırada cemaat namaza durmuştu. Hacı Ömer Efendi yumuşak bir tavırla dışarı çıkmaları konusunda papazla arkadaşını uyarmış, iki yabancı içeri girmekten vazgeçmiş ama dışarıdaki son cemaat mahfiline geçip ayakkabılarını çıkartmadan halılar üzerinde gezinmeye başlamışlardı. Cami dışında bulunanlar iki batılının halıların üzerinde ayakkabılarla dolaştığını görünce "Müslümanlar'ın namaz kıldığı yere Frenkler kunduralarıyla basıyorlar" diye bağırmaya başlamışlar ve papazla arkadaşı camiyi terketmişlerdi. İddia edildiği şekilde bir taşlama hadisesi de yaşanmamıştı.
ELÇİLİK DEVREYE GİRDİ
Olayın gerçeği ortaya çıkınca, Ditmor'a camilerle mescidleri gezmeden önce mahalli yetkililere haber verip izin alması gereği hatırlatıldı ama papaz edepsizdi ve niyeti meseleyi başka yöne çekmekti.
Gelişmeleri İstanbul'a bildiren Diyarbakır valisine göre, Ditmor o sırada hırsızlık ettikleri için hapise atılmış olan bazı Ermenilerle ilgileniyor, Ermeniler'in Protestan mezhebine geçtikleri için hapsedildiklerini söylüyor ve serbest bırakılmalarını istiyordu. Vali, raporunda, hadisenin ayrıntılarını anlattıktan sonra, Diyarbakır'ın Müslüman halkının genellikle Şafii mezhebine mensup bulunduklarını hatırlatıyor ve "Halk, dini konularda çok hassastır. Çizme ve kundura ile basılan eşyayı kirlenmiş sayar ve yedi kere çamur ile yıkamadıkça üzerinde namaz kılmazlar. Konsoloslara, camileri gezmek isteyen yabancıların önceden izin almaları gerektiğinin hatırlatılmasında fayda vardır" diyordu. Derken, işe İstanbul'daki Amerikan elçiliği de karıştı, hadise diplomatik bir mahiyet aldı ve yazışmalar uzun müddet devam etti.
Osmanlı Hariciye Vekâleti, yani zamanın Dışişleri Bakanlığı, Diyarbakır valisine aylar sonra cevabi bir yazı gönderdi. Bakanlık, Papaz Ditmor'un izinsiz ve habersiz olarak camiye girmesinin hata olduğunu ve hadiselerin de kendisinden kaynaklandığını söylüyor, dosyanın kapatılması gerektiğini ve papazın Amerikan elçiliği tarafından uyarılmasının istendiği bildiriyordu.
***
Hattın Üstadları: Veliyyüddin Efendi
İSTANBULLU bir Yeniçeri ailesindendi. Talik yazıyı Durmuşzade Ahmed Efendi'den meşk etti. Kamış kalemle yazılan celî hatta en üst düzeye ulaştı. Galata kadılığı görevinden sonra, Mekke'ye tayin edildi. Bundan sonra Anadolu ve Rumeli kazaskeri olan Veliyyüddin Efendi, 1759'da şeyhülislamlığa getirildi. Ne var ki, hastalığı dolayısıyla beyaz şeyhülislamlık kürkünü padişah huzurunda giyemediği için Bursa'ya sürüldü.
1766'da tekrar şeyhülislam oldu ve ölene kadar bu görevde kaldı. 1768'de öldü ve henüz hayattayken hazırlattığı Şeyh Murad Dergâhı mezarlığındaki mezara gömüldü.
En güzel eserlerinden biri, Hekimzade Ali Paşa Camii'ne bitişik sebil üzerindeki kitabesidir.
Medine'de, Hz. Muhammed'in türbesine bitişik kütüphanenin hatlarını da o yazmıştı ancak kütüphanenin yıktırılmasıyla beraber bu yazılar da kayboldu.
***
Eski İftar Soframız: Kaymaklı havuç tatlısı
ORTA boy havuçların dış kısımları bıçağın tersi ile iyice temizlenir, enlemesine baş parmak kalınlığında kesilir ve sıcak suya atılır. İki dakika kadar haşlandıktan sonra suya bol şeker ve az limon suyu ilâve edilip birkaç dakika kadar yeniden kaynatılır. Havuçlar sudan çıkartılır, soğutulur ve çok ince doğranmış taze melisa yapraklarına bulanır. Bir tabağa dizilir, üzerine değirmenden geçirilmiş az kuru karanfil serpilip kaymakla yenir.
İstendiği takdirde, tencereden alınan havuçlar püre haline getirilip üzerine sıcak suda eritilmiş bol şeker ilâve edilir ve soğumaya bırakılır. Yeniden melisa ile karanfile bulanır, üzerine limon suyu ile kestirilmiş şeker ilâve edilir. Şekerin soğuduktan sonra sertleşerek kalınca bir zar halini almasına dikkat edilir ve yenilirken yine kaymak ilâve edilir.