Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        EN sevdiğim dillerin başında, Hintçe gelir.

        Zengindir, ahenklidir ve su gibi akar... Hintçe'yi tahsili ve görgüsü yerinde Hintli bir hanımdan dinlediğiniz takdirde mutlaka mest olursunuz. Kelimeler ve cümleler öylesine selis bir hale gelir ki hatun sanki konuşmuyor, cennetten nağmeler terennüm ediyor zannedersiniz.

        Hele, güneydeki Karnataka eyaletinde kullanılan, oraya mahsus Hintçe! O ne âhenk, o nasıl bir müzikalitedir yarabbi!

        Hayranı olduğum Hintçe'yi bu kadar medhedip göklere çıkardıktan sonra, haklı olduğunu anlayabilmeniz için, örnek olarak Karnataka lehçesinden bir cümle vereyim:

        "Il vaut mieux hasarder de sauver un coupable que de condamner un innocent."

        Karnata lehçesi yazıldığı gibi değil, başka türlü okunur. Dolayısıyla yukarıda verdiğim cümleyi o şekilde yazarlar ama okurken "İl vo miyö azarde dö sove ön kupaabl k dö kondame ön inosan" derler.

        SORBONNE'DAN DEĞİL Kİ!

        Hintçe'nin bu azil ve zarif branşını, bana Ertuğrul Özkök'ün dünkü yazısı hatırlattı. Ertuğrul ağabey derinlemesine inceleyip günlerden buyana enine-boyuna şerhettiği New York'taki mâlûm tecavüz iddiasını, yani IMF'nin eski başkanı Dominique-Strauss Kahn'ın macerasını dün yeniden ele almıştı... Yok spermdi, yok oral seksti, yok külottu, yok çoraptı, yok vesaire idi derken, yazısının sonunda beraat kararında geçen bir cümleye, "Suçsuz bir insanı mahkûm etmek, suçlu bir insanı serbest bırakmaktan çok daha kötüdür" ifadesine yer vermişti. Bu cümleden yola çıkarak Amerika'daki yargılama ile Türkiye'deki muhakemelerin mukayesesini yapmış ama vecize gibi olan bu sözü küçük bir hata ile, Said-i Nursî'ye mâletmişti!

        Bu durumda, Ertuğrul ağabeyin yazısını yorgun bir ânında kaleme aldığına hükmettim! Zira asıl uzmanlığı Hint Edebiyatı olan, doktorasını da Karnataka'nın başkenti Bangalor Üniversitesi'nde tamamlayan koskoca Özkök'ün böyle bir hata yapmasının imkânı ve ihtimali yoktu!

        Ertuğrul Özkök şayet Paris'te bulunmuş ve doktorasını da Sorbonne Üniversitesi'nde vermiş olsa idi "O kadar hata kadı kızında da bulunur; Hint edebiyatını bilmemesi normaldir" diyecektim. Ama sadece dilini değil, kültürünü ve âdetlerini de gayet iyi bildiği Hintçe konusunda böyle bir yanlışa düşmesini söylediğim gibi sadece yorgunluğuna ve biraz da Dominique-Strauss Kahn hadisesinden sonra yaşadığı ve sebebini bilmediğim şaşkınlığına bağlıyorum.

        ŞAKA, VALLAHİ ŞAKA!!

        Şakayı ciddî zannedip beni cahillikle suçlayacak olanlara peşinen bir hatırlatma:

        Yukarıda yazdıklarımın Hintçe ve Karnataka lehçesinden söz eden kısımları sadece lâtifedir. "Il vaut mieux...." diye başlayan ve "Bir suçluyu serbest bırakmak, masum birini mahkûm etmekten yeğdir" mânâsına gelen cümle, aydınlanmanın en önemli isimlerinden olan Fransız düşünür Voltaire'e aittir ve "Zadig" isimli eserinde geçer.

        Batı klasikleri ile Tanzimat sonrasındaki tercüme faaliyetleri sayesinde daha yakından tanışan Osmanlı aydınları o eserlerdeki bazı ifadeleri hemen benimsemişler ve bu benimseme zamanla Türkçe'de vecize şeklinde yer bulmuştur. 1778'de ölen Voltaire'in Zadig'indeki ifadeyi Said-i Nursî'nin kullanmasının sebebi de budur.

        Ve unutmadan söyleyeyim: Ertuğrul ağabey doktorasını Sorbonne Üniversitesi'nde yapmıştır.

        ***

        Sahte ferman yazanların sağ ellerini besmeleyle kestiler

        Bazı üst düzey kâtiplerin 1590 yılında mürekkebi rakı sabunu ile silinen ve yeniden yazılan sahte fermanlarla hazineyi büyük miktarda dolandırdıkları tesbit edilmiş ve sahtekârlık, yapanlara pahalıya mâlolmuştu. İki kâtip idam edildi, altı kâtibin sağ elleri cellât tarafından besmeleyle kesildi, yedisi kürek cezasına çarptırıldı.

        DEVLET kayıtlarına önem vermek eski bir geleneğimiz olduğu için, bu kayıtları tutan kâtipler, Osmanlı devrinde de gayet dikkatli şekilde seçilirdi. Ama büyük itibar sahibi olan kâtiplerin bir kısmı önemli miktarda gelirlere sahip olmalarına rağmen, daha fazla kazanmak için usulsüzlüklere karışırlardı.

        O dönemde bürokrasisinin karşılığı "kalemiyye" idi. Merkez ve taşra bürokrasisinde sınırlı sayıda kâtip çalıştığı ve kâtiplerin maaşları da yüksek olduğu için, memurluk birçok kişinin imrenerek baktığı bir meslekti.

        KIRTASİYECİLİK ARTTI

        1590'da kâtiplerin büyük bir suç şebekesi kurdukları ortaya çıkarıldı. Sahte evrak hazırlayan kâtipler işi o kadar ileri götürmüşlerdi ki, belgelerde silinen mürekkep kullanmışlardı ama yakalandıklarında cezaları ağır oldu ve kimisi canını, kimisi de elini kaybetti. Sahtekârlıkların önüne geçmek isteyen yetkililer kontrol mekanizmasını genişleterek kırtasiyeciliği artırdılar.

        PADİŞAH KÖPÜRDÜ

        O sene yapılan teftişte büyük bir suç şebekesi ortaya çıkartıldı. Divan-ı Hümayun tarafından verilmiş bir emir olmamasına rağmen bazı kişilere ellerinde bulunan belgelere göre timar, yani maaş karşılığı tahsis edilmiş arazi gelirleri ödeniyordu. Bu durum kâtiplerin başı olan reisülküttaba sorulduğunda, emirlerin kendi dairesinden çıkmadığı cevabı alındı.

        Veziriazam Sinan Paşa, hadiseyi araştırdı. Bir kâtip, olup bitenleri anlatınca her şey çorap söküğü gibi ortaya çıktı. Kâtiplerin bir kısmı, 15 yıldan fazla bir süredir kendi aralarında sahte evrak tanzim ediyorlardı. Veziriazam usulsüzlük yapan kâtiplerden dokuzunu hapsettirdi. Durumu zamanın hükümdarı Üçüncü Murad'a arzettiğinde, sultan "Sahtekârlık yaptıkları tespit edilenlerin hepsi hapsolsun, vaziyeti iyice araştırasın. Eğer olup bitenleri araştırmazsan ekmeğim sana haram olsun" diyen bir emir gönderdi.

        SİLİNEN MÜREKKEP

        Sadrazam Sinan Paşa'nın başkanlığındaki Divan-ı Hümayun'da vezirler ve kazaskerler kâtipleri sorguladılar ve kâtiplerden 15'inin sahte berat, yani göreve tayin emri yazdıkları anlaşıldı. Ayrıca kâtipler İran seferleri için yani ordu komutanına gönderilen tuğrası çekilmiş boş ferman kâğıtlarını ele geçirerek istedikleri gibi sahte evrak hazırlamışlardı. Üstelik daha da ilginç bir hile yapmışlar, yazıldıktan bir süre sonra silinen mürekkep bile kullanarak, geride delil bırakmamaya çalışmışlardı.

        PAHALIYA MÂL OLDU

        Bu iş için epey uğraşmışlardı. Ferman yazılacak kâğıda ilâç süren kâtipler, daha sonra özel olarak yaptırdıkları mürekkeple Divan-ı Hümayun'dan gelen emri kaleme alıyorlardı. Ferman, tuğrası çekilmek üzere nişancıya, yani Osmanlı bürokrasisinin en tepesindeki yetkiliye gönderiliyor, devletten gelen bir emir olduğu için, nişancı evrakın üzerine tuğra çekiyordu. Fermanı alan kâtipler, hemen bir sünger ile mürekkebi siliyorlardı. Eğer yazının tamamı silinmezse, rakı sabunu kullanılıyor ve tuğrası çekilmiş boş fermana istediklerini yazıyorlardı. Kâtiplerin evlerinde ve işyerlerinde yapılan aramada yüzlerce sahte belge ele geçirildi.

        Sahtekârlık, yapanlara pahalıya mâloldu. İki kâtip idam edildi, altısının sağ elleri kesildi ve yedisi de donanmada yıllarca kürek çekme cezasına çarptırıldılar.

        ***

        Eski İftar Soframız: Mahlut turşusu

        HIYAR, dolmalık kabak, kavun ve karpuzun küçüklerinden yeteri kadar bir boyda alınıp, birarada az haşlanır. Sudan çıkartılır, üzerleri bıçakla delinip sırlı kavanoza veya fıçıya yerleştirilir, ağzına kadar sirkeyle doldurulup kapatılır, 15 gün bekletilir. Artık sofraya gelmeye hazır olmuşlardır. Eğer bir sonraki seneye kalmaları arzu edilirse, konulan sirke üç defa değiştirilir ve içerisine küçük yeşil biberle ufak doğranmış havuç da ilâve edilir. Sirkenin, her zaman kavanozun tepesine kadar doldurulması gerekir.

        Diğer Yazılar