Gizli sosyetemiz
ERTUĞRUL Özkök, geçenlerde "Türkiye'nin burjuvazisi var mı?" diye soruyordu...
(Konuya girmeden hemen söyleyeyim; Ertuğrul Ağabey noktalama işaretlerinden nefret eder, "görüntüyü bozduklarını" söyler, kullanmaz, hattâ gazetede de kullandırmazdı! Noktalamasız yazı yahut başlık gördüğümde kendimi tuzsuz yemek yer yahut sokakta yalınayak yürür gibi hissettiğim için, yukarıdaki ilk paragrafta tırnak içerisinde naklettiğim başlığın sonuna da bir soru işareti koymadan edemedim!)
Geçen sene Lucien Arkas'ın Urla'daki evine gitmiş, kendini Toscana tarzı bir atmosferde, Fransız bahçelerin çevrelediği bir burjuva mekânında bulmuş! Ev müze gibi imiş, duvarlarda Renoir, Picasso, Duffy ve Braque gibi ressamların eserleri varmış...
Bütün bunları görünce, 40 sene önceki devrimcilik günlerinde arkadaşları ile tartıştığı "Türk burjuvazisi var mıdır?" sorusunun cevabını artık bulduğunu söylüyor: "Galiba ürkek de olsa, görünmeyi sevmese de, kendini kapalı kapılar arkasında saklasa da, en azından Türkiye'nin bir burjuvazisi var" diyor...
SERVET DEĞİL, GÖRGÜ
Söze "Galiba..." diye başlayan ve hâlâ emin olmadığı için kendi sorusuna kendisi de ürkek şekilde cevap veren Ertuğrul Bey'e apaçık söyleyeyim: Türkiye'de köklü bir burjuvazi de vardır, aristokrasi de... Aristokratlardan bazılarının belki artık serveti yoktur ama mevcutturlar! Görünmeyi hakikaten sevmezler, kapalı kapıların gerisinde dururlar ve böyle davranmalarının sebebi çekingenlik yahut ürkeklik falan değildir. Zamanı beğenmezler, bugünün revaçtaki mekânları için "Pek bize göre değil" derler, devrin yeni zenginlerini de moda tâbiri ile söyleyeyim, "snobe" ederler; yani eski deyimi ile "istihfaf" ile bakarlar ve onları bu yüzden göremezsiniz.
Ama, Türkiye'nin hem sosyetesi, hem de aristokrasisi vardır ve geçmişi imparatorluğa dayanan bir memlekette aristokrasinin olması da gayet normaldir.
Eskiden sadece tarih kitaplarında, şimdi ise iki-üç haftada yazılıveren romanlarda ve dizilerde de rastladığımız bazı kelimeleri hatırlayın: "Kapıcıbaşı", "silâhdar ağa" yahut "baltacı" gibisinden unvanları...
Çoğumuz bu unvanların sahiplerini, meselâ sarayın "kapıcıbaşı"sının kapıda beklediğini, gelenlere "Hemşerim nereyeee? Kimi göreceksin?" gibisinden sorular sorduğunu, "silâhdar"ın vazifesinin de padişahın silâhlarına göz-kulak olmak olduğunu zannederiz ama pek öyle değildir; karşılıkları çok daha başkadır...
YERLİ DÜKLER VE KONTLAR
Meselâ "silâhdarlık", batı dünyasındaki "saray mareşalı"dır ve Avrupa saraylarında bu işi yapanlar "dük" unvânını taşırlar. Hükümdarın en yakınındaki, en güvendiği kişilerdir ve aristokraside devrin hanedan mensuplarından sonra en üst sıradadırlar. Tarih derslerinde üstünkörü bahsi geçen "timar" sahipleri "marki" ve "baron", "zeamet" almış olanlar da bizim geçmişteki "kont"larımızdır. Bu kişilerin ve tarihte yer edinmiş "paşa"ların çoğunun nesli bugün devam etmekte, giyinmeyi de, konuşmayı da, davranışı da çok iyi bilmekte ve bazı âdetleri kendi aralarında sürdürmektedirler.
Türkiye'de, özellikle de İstanbul'da bu ailelere mensup aristokratlardan yahut kültürü ve görgüyü birkaç nesil önceden hazmetmiş servet sahiplerinden meydana gelen gerçek ve "gizli" bir sosyete hâlâ var! Evlerinin duvarlarını Cezanne'lar, Matisse'ler, Turner'lar, Monet'ler yahut Manet'ler ile Karahisârî'ler, Yesâri'ler ve Kazasker'ler beraberce süslüyor. Ama sosyete sayfalarında yahut ekranlarda hiçbir zaman görünmüyorlar, sanatın evlerindeki en zarif örneklerinin zevkini tek başlarına yahut kendileri gibi olan dostları ile beraber yudumluyorlar.
Böyle yapmakla da çok iyi ediyorlar! Gazetelerimizde "frak" meselesinin etrafında günlerden buyana kopartılan fırtınayı bir düşündüğünüz takdirde, ortaya çıkmamakta ne kadar haklı olduklarını siz de kabul eder, onlara hak verirsiniz...