Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Nihat Doğan, Ankara’da bir otelde başına gelen mâlûm hadisenin ardından askerlik bilmecesi ile de gündemde... Burada, 19. asırda yaşanmış benzer bir baskın hakkında Beşiktaşlı Gedâî adındaki halk şairinin yazdığı destanı yayınlıyorum. Nihat Doğan bu destanı bestelediği takdirde, müzik repertuvarımız örneği olmayan bir eser kazanmış olur!

        Nihat Doğan gündemde kalmaya devam ediyor. Geçen hafta Teke Tek’e çıkıp da Ankara’daki otelde yaşanan mâlûm hadisenin “İsrail komplosu” olduğunu iddia edince iş öyle bir dallanıp budaklandı ki, İsrailliler bile cevap vermek zorunda kaldılar; ardından da Doğan’ın askerliğini nerede ve nasıl yaptığı tartışması başladı...

        Ankara’daki hadise gerçi baskın neticesinde değil, hanımların şikâyeti ile duyulmuştu ama ortada gene de birşeyler var gibi idi. Otelde yaşananlar bana eski zamanların baskınlarını ve baskın hikâyelerini hatırlattığı için asırlar öncesinin baskın maceralarını sizlere de nakletmek istedim...

        FALAKAYA YATIRILDI

        O devirlerde baskını zaptiye, imam ve mahalle halkı beraberce yapardı. Hanımların öyle Ankara’daki gibi şikâyete kalkmaları da ne demek? “Vay o....uuu!” diye okkanın altına önce onlar giderlerdi ama baskın, işin ucunda temiz bir dayak olmasına rağmen, erkekler için gene de çapkınlığın tescilini sağlayan havalı, şan ve şöhret getirecek bir iş sayılırdı!

        Baskının değişmez kuralı gece yapılması idi ve bir âdâbı, hattâ merasimi bile vardı... Mahalledeki evlerden birinde namusa mugayir işlerin çevrildiği farkedilirse, iş gündüz saatlerinde başlamış bile olsa mutlaka gecenin çökmesi beklenir, imam baskıncıların başına geçer ve zaptiyeyle mahalleliyi arkasına alıp eve girerdi. Çapkın arka pencereden veya odunluk kapısından kaçamayıp yakayı ele verecek olursa giyinmesine bile izin verilmeden önünde ve arkasında teneke çala çala karakola götürülür, orada bir güzel falakaya yatırılır, kadın da İstanbul’dan çıkartılıp başka bir şehre yollanırdı...

        Mahallenin namusu uğruna yapılan baskınlar asırlarca devam etti, suçüstü vaziyette yakalananlar etrafa rezil edildiler ama rezil olanlar sadece onlar değildi. Asılsız ihbarlarla ve şüphelerle evleri basılan namuslu ve masum kadınlar da artık bir daha kimselerin yüzüne bakamaz hâle geldiler ve “insanın bir kere adı çıkmayagörsün” sözünü doğrularcasına mahallelerini terketmeye, başka yerlere yerleşip izlerini kaybettirmeye mecbur kaldılar.

        PADİŞAH YASAKLADI

        Mahallelinin ev basması âdeti arada bir namus yerine menfaat uğruna da yapılır olunca, 20. yüzyılın ilk senelerinde, zamanın hükümdarı İkinci Abdülhamid baskını yasakladı. Şehrin namusunun kontrolü zaptiye teşkilâtına verildi ve hükümdarın emrine rağmen ev basmaya devam edenler, artık bastıkları evde yakalananlar gibi suçlu muamelesi görmeye başladılar.

        Abdülhamid’in getirdiği yasak, daha sonra iktidarı ele alan İttihad ve Terakki hükümetleri tarafından daha da şiddetli biçimde uygulandı ve artık pek bir vukuat olmadı.

        DESTAN YAZDILAR

        Baskınlar o devirlerde de gündemin üst sıralarında yer tutar, destanlara bile konu olurdu. Bu sayfada işte bu destanlardan biri, Beşiktaşlı Gedâî’nin 19. asır sonlarında kaleme aldığı bir baskın destanı yeralıyor. Ben, Reşad Ekrem’in bundan altmış sene kadar önce yayınladığı destanın bazı kelimelerini vezni bozmadan bugünün diline aktarmakla yetindim.

        Okuyun, baskının yaşandığı evin yerine bir başka mekânı, meselâ Ankara’daki mâlûm hadisenin yaşandığı oteli koyun ve bu iş o devirlerde olsa idi Nihat Doğan’ın neler söyleyeceğini ve başına neler gelebileceğini tahmin etmeye çalışın...

        Acaba “Biiiz burada yeni şarkılarımız için ictimâî tedkikatta bulunuyorduk” mu derdi; yoksa okuyacağınız destanda olduğu gibi “Aman ağa, girme kanıma!” diye mi yakarırdı, yoksa bu şiiri besteler mi idi, onu tahmin etmek de sizlere kalmış!

        Zanparanın acemisini gittiği evde bir güzel soyarlardı

        ABDÜLBÂKİ Fevzi Bey, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde eserleri meraklılar arasında elden ele dolaşan bir hiciv şairiydi.

        Aşağıda, Cumhuriyet’in ilânından sonra “Uluboy” soyadını alan Abdülbâki Fevzi Bey’in az bilinen bir şiirini okuyacaksınız. Şair, mısralarında dolandırılmakla biten bir çapkınlık macerasını anlatıyor:

        “Versene bir buse (öpücük) dedim, sem (zehir) dedi / Öldürüyor her kime versem dedi / Olsa da sem (zehir) tâlibiyim ben dedim / Söyle yavaş, duymasın âlem dedi / Şurda evim gel bu gece bul beni / Beş numara dörde murakkam dedi / Şâd olarak vakti sual eyledim / On ikiden gelme mukaddem (önce) dedi / Vakt-i muayyende (belirlenmiş saatte) alıp hâneye / İşte safâ eyleyecek dem (zaman) dedi / Hoş-beş edip buse (öpücük) falan vermeden / Vaslım (buluşmamız) için bir bedel elzem dedi / Attı alıp on liramı konsola / Esmelidir önce bu meltem dedi / Nâz ederek soydu bütün câmemi (elbisemi) / Bizden ırak (uzak) gayrı bu şeb (gece) gam dedi / Aşkımızın zevkini sürmek için / Mey (şarap) de içip olmalı hurrem (neşelenmeli) dedi / Beş de onunçün (onun için) suladık pangınot (banknot, kâğıt para) / Cüzdanımın çıktı dibi tem (tamam) dedi / Tam o zaman etti biri dakk-ı bâb (kapıyı vurdu) / Ah kocam, hâin-i Rüstem dedi / Görse eğer lâmı da yok, cimi de / Gittiğimiz doğru cehennem dedi / Bir kapıcık göstererek bahçeden / Haydi sıvış, durma a sersem dedi”

        Eski bir baskın destanı: ‘Şirret karı evi bastırdı, temiz bir sopa yedim’

        BEŞİKTAŞLI Gedâî 19. asırda yaşamış meşhur destan şairlerindendi ve çevresinde yaşanıp da ses getirmiş olan hemen her konuda uzun uzun destanlar yazardı. Gedâî’nin konuları arasında baskınlar, yani o devirde yasak olmasına rağmen cesaretini toplayıp keyifli bir gece geçirmek için kadınlarla gizlice biraraya gelenlerin yakalandıkları takdirde başlarına gelenleri anlattığı hadiseler de vardı.

        İşte, Beşiktaşlı Gedâî’nin bir baskın destanı:

        “Gezerken buldum ben bir taze civan

        Peşine düştüm hem haylice zaman

        Burnu henüz eğri, kaşları keman

        Yüzyüze gelince yaktım abayı

        *

        Yâr ile eyledik tenhâda sohbet

        Dedi sen bu gece gelirsen elbet

        Dedim ey efendim cânıma minnet

        Orda tarif kıldı semti, civârı

        *

        Yâr ile uğradık bir tenhâ yola

        Yanyana yürürdük kol sara sara

        Dedi sakın bakma sen sağa sola

        Vara vara gittik Küçükpazar’a

        *

        Gördün mü efendim gördün mü evi

        Kırmızı boyalı kafesi yeni

        Saat üçe kadar gözlerim seni

        Gayet çokça getir her cins mezeyi

        *

        Saat üçte çıktım elimde fener

        Arkama düştü hem bir sürü nefer

        Âdettir köşede söndürmek fener

        Kapının önünde kıldım karârı

        *

        Bir fiske taşını attığım zaman

        Kapıda beklermiş o sevdiğim can

        Kapıyı açarak dedi: “Sus, aman”

        Merdivenden çıktım pat pat yukarı

        *

        Beş on kadeh verdi ol gümüş bilek

        Dedim keyfim tamam ey huyu melek

        Şilteler açıldı kuştüyü döşek

        Soymaya başladı ben âşığını

        *

        Yâr ile ikimiz yatağa girdik

        Safâlar eyledik yüz yüze sürdük

        Sonra ikimiz de murâda erdik

        Cânım pek hoşlandı etmem inkârı

        *

        Yâr ile bir müddet biz sürdük safâ

        Kanunda yazılı safâya cefâ

        Gece yarısında çıktı bir sadâ

        Sıçradım döşekten kalktım yukarı

        *

        Komşular çağrışır: “Hanife Hanım!”

        Fatma kadın der ki: “Ayol, a canım!”

        Gözümle gördüm ben yoktur yalanım

        Bastı şamatayı o şirret karı

        *

        Gittikçe büyüdü gürültü aman

        Saatime baktım olmuş altı tam

        Ardında mahalle en önde imam

        Neferler berâber hem subayları

        *

        İki üçü birden kapı çaldılar

        Bütün cemâatle eve daldılar

        Tavan arasında beni buldular

        Dediler teslim ol yoktur zarârı

        *

        Yukardan aşağı çarşafı siyah

        Görenler yârimi ettiler âh vâh

        Kimi mecnun oldu kimi de seyyâh

        Koltuğum kabarır gördükçe yârı

        *

        Ağakapısı’ndan girdim içeri

        Kollarımdan tuttu üç yeniçeri

        Keçeyi serdiler âdet üzeri

        Çıkardılar baştan hepsi külâhı

        *

        Yüreğime düştü bir çirkin acı

        Yakamız eldedir nedir ilâcı

        Dediler zanparaya vurun kırbacı

        Ben o zaman bildim bütün zarârı

        *

        İki çingen cellâd geldi başıma

        Kasdettiler benim şirin cânıma

        Yalvardım yakardım girme kanıma

        Emir böyle imiş yedim sopayı”

        Diğer Yazılar