Kaht-ı ricâl
TÜRKİYE, Suriye ve Mısır ile 1950'li senelerin ortalarında da aynen bugün olduğu gibi kanlı bıçaklı idi.
Cemal Abdülnâsır'ın 1952'de yaptığı darbenin ardından Mısır ile ilişkilerimiz berbatlaşmış, Suriye'de zamanın cumhurbaşkanı Haşim el Atasi'nin Abdülnâsır yanlısı hükümete ve orduya söz geçirememesi yüzünden Şam ile birbirimize girmiş, hemen her gün karşılıklı nota verir olmuştuk ve sınırda hareketlilik artmıştı.
Irak ile işte böyle bir toz-duman ortamı içerisinde 1955'in 24 Şubat'ında askerî bir anlaşma imzaladık ve Mısır'dan yahut Suriye'den herhangi bir tehdit veya saldırı gelmesi hâlinde birbirimize yardımda bulunmayı taahhüt ettik. "Bağdat Paktı" denen bu anlaşmanın çerçevesi daha sonra genişletildi, İngiltere, İran ve Pakistan da pakta iştirak ettiler.
Askerî anlaşmanın maksadı, o senelerde giderek Sovyet etkisi altına giren Mısır'a ve Abdülnâsır'a gözdağı vermek, Kahire ile Şam arasındaki yakınlaşmanın tehdit edici bir hâl almasını önlemek ve gerektiğinde her iki memlekete karşı askerî güç kullanmaktı...
DEVLET ADAMI OLMAK
Anlaşmanın mimarı, Türkiye'de o günlerde iktidardaki Demokrat Parti'nin liderleri, yani Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Başbakan Adnan Menderes idi. Anamuhalefetteki CHP'nin başında da İsmet İnönü bulunuyordu.
Bağdat Paktı'nın imzalanmasından hemen sonra, gazeteciler İsmet Paşa'ya bu askerî işbirliği hakkında ne düşündüğünü sordular ve "Doğru bir karar olduğu" cevabını aldılar...
CHP'nin o günlerde genel sekreteri olan Kasım Gülek, Bağdat Paktı'nın hayata geçirilmesinden birkaç gün sonra, Cambridge Üniversitesi'nde konferans vermek için İngiltere'ye gitmişti. Gülek'e konferansta Türkiye ile Irak arasındaki askerî anlaşma ve Mısır ile Suriye'deki son hadiseler hakkında ne düşündüğü sorulunca genel sekreterin cevabı "Türkiye, hür dünya felsefesini Ortadoğu'nun diğer milletlerine yayan bir liderdir" oldu.
O günlerin Türkiyesi'nin anamuhalefeti, hayatî önem taşıyan uluslararası meselelerde hükümetin aksine bir siyaseti hatırından bile geçirmiyor, destek veriyordu.
Zira, "devlet adamlığı" bunu gerektirirdi! İç politikada muhalefetin neredeyse her çeşidi mübahtı ama iş dış politikaya gelince işte orada duruluyor ve hükümetin bu konudaki uygulamalarına karşı olunsa bile ikilik çıkartmamaya özen gösteriliyordu. "Savaş"-ın mânâsını Türkiye'de belki de en iyi bilen kişi olan İsmet Paşa'nın CHP'si, muhalefeti "devlet adamlığı" gereği iç politika ile sınırlandırmıştı ve CHP dış politikada memleketin eski tâbiri ile "âlî menfaatleri" sözkonusu olduğu zaman hükümetin yanında idi.
DARISI ŞAM'IN BAŞINA!
Bundan 58 sene önce yaşanan Bağdat Paktı'nı ve CHP'nin o zamanki politikasını neden mi hatırlattım?
Zamane CHP'sinin her ikisi de emekli büyükelçi olan iki milletvekili, Osman Korutürk ile Faruk Loğoğlu, Mısır'da darbeden sonra işbaşına gelen cunta hükümetinin davetlisi olarak partilerini temsilen önümüzdeki hafta Mısır'a gidecekleri için...
Ne güzel değil mi? Geçenlerde genel başkan seviyesinde Bağdat turu yapan CHP şimdi Kahire'ye gidiyor, Allah nasip ederse çok yakında herhalde en üst seviyede Şam'ı da şereflendirirler...
Hükümetin Suriye'ye karşı artık ifrata kaçan tavrından ben de rahatsızım ama etrafımızda savaş tamtamları çalıyor, Suriye'nin vurulmasına ramak kalmış, Şam "Bize karşı bir saldırı olursa Türkiye de hedefimizde" diyor, Mısır'da darbecilerin kurduğu hükümet Türkiye'ye her vesile ile veryansın ediyor ama anamuhalefetimizin iki önemli ismi Kahire'ye şirinlik muskası dağıtmaya gidiyor! Üstelik, Kahire yolcuları daha önce önemli makamlarda bulunmuş tecrübe ve malûmat sahibi iki sefîr-i kebîr, yani büyükelçi!
Ziyaretleri ile Kahire'nin cuntasına şeref bahşedecek olan Osman ve Faruk Beyler şu anda dışişlerindeki eski görevlerinde bulunsalar ve memleketin anamuhalefet partisi aklına esip "Mısır'a gideceğim" dese acaba ne yaparlar, nasıl hop oturup hop kalkarlar ve Kemal Bey'i vazgeçirmek için ne diller dökerlerdi, kimbilir!
Eskilerin "kaht-ı ricâl" yani "devlet adamı kıtlığı" dedikleri, işte bu olsa gerek!