Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ile pazartesi günü Habertürk TV’de 3 saate yakın yaptığımız canlı yayın zamanlama açısından çok önemliydi.

İnsan Hakları Eylem Planı geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklandı.

Çok kapsamlı ve çok özgürlükçü bir çerçeve çizen planın açıklandığı gün ben "John Locke, John Stuart Mill ve David Hume mezardan çıksa ancak bu kadar yazabilirdi. Dört dörtlük bir içerik ama mesele uygulamada” demiş ve “Bu planda ortaya konulanların onda biri bile gerçekleşse Türkiye ferahlar” diye yazmıştım.

Bu planın ana aktörü Abdulhamit Gül ilk kez bizim programda konuştu.

Her türlü iddiayı, tartışılan her başlığı teker teker ve detaylı olarak sorduk Bakan Bey’e.

Sanırım uzun zamandır Türk televizyonlarında bu kadar kapsamlı ve sert soruların sorulduğu bir program olmamıştı.

Sayın Gül tüm soruları büyük bir nezaket ve sükunetle yanıtladı.

Bazen son derece net somut yanıtlar verdi, bazen genel çerçeve çizmekle yetindi ama bu ülkede yargı ve adalet başlığı altında konuşulan ne varsa soruldu, bahis açıldı.

Ben bu yazıda benim merak ettiğim detaylar ve Bakan Bey’in cevapları üzerinde duracağım.

Biz yayına girdikten çok kısa bir süre sonra Rasim’den bir mesaj geldi.

"Nagehan eski İslamcı Levent Gültekin Halk TV’nin önünde çok feci dövülmüş. Saldırganların 20 kişi kadar olduğu söyleniyor. Bakan Bey’e sor istersen" diyordu mesajda.

Bu vahim haberin hemen akabinde görüntüleri de gönderdi.

Hemen Sayın Gül’e gelişmeyi aktardım ve yorumunu sordum.

Bir anda tüm stüdyo dikkat kesildi. Bakan şaşırdı ve saldırıyı kınayan birkaç cümle söyledi.

Kısa süre sonra reklam aramız vardı. O esnada Abdulhamit Bey bilgi almak için hemen telefonunun başına geçti ve kısa süre sonra bizlere olayla ilgili derhal soruşturma açıldığı bilgisini verdi.

Canı çok sıkılmıştı ancak fazla yorum yapmaktan da kaçındı.

Ben program esnasında bu hadiseyi kendisine birkaç kez sordum.

İnsan Hakları Eylem planında uzun tutukluluğun engellenmesi bahsi açıldığında da sordum “Bir yandan tutukluluğun rutin hale gelmesi, twit atanların apar topar tutuklanmaları diğer yandan sokak ortasında gazeteci ve siyasetçileri öldüresiye dövenlerin ellerini kollarını sallayarak dolaşmaları… Bu bir tezat değil mi?” diye hem ben hem programdaki meslektaşlarım sorduk.

Abdulhamit Gül aslında çoğu kritik sorumuza ortalama cevaplar verdi… Net cevaplardan kaçındı…

Fakat AİHM kararlarının bağlayıcılığını vurgulaması, hukukun üstünlüğüne vurgu yapması, bireyin hakkını koruyan devlet anlayışını, devlet için insan değil, insan için devlet felsefesine atıfta bulunması gidilmek istenen yönü göstermesi bakımından umut verici.

DENİZ GEZMİŞ, YUSUF ASLAN VE HÜSEYİN ASLAN’IN AİLELERİNDEN ÖZÜR DİLENSE...

Bu Cuma 12 Mart darbesinin 50. Yıldönümü.

Ben darbelere karşı duruşunu programda da birkaç kez vurgulayan Sayın Gül’e 12 Mart darbesinde bir hukuk cinayeti ile katledilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ailelerinden devletin özür dilemesi konusunda ne düşündüğünü sordum.

O esnada ilk kurduğum cümlede "Devletin katlettiği 3 genç" dediğim için stüdyoda epey panik havası esti. Sevgili Kübra Par da telaşlandı, Abdulhamit Bey de...

Halbuki yakın tarihin gerçekleri ortada. O dönemin darbecileri maalesef meclisin de desteğiyle bir hukuk tiyatrosu neticesinde 3 genci astı. 1971-72’nin devleti değilse kim öldürdü bu solcu gençleri?

Devlete kutsiyet atfeden, apaçık gerçekleri bile söylemekten korkan bir hale gelmemize hiç gerek yok bence.

Bir yandan ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ anlayışını alkışlayıp diğer yandan bunun tam tersi refleksler sergilersek buna tutarsızlık denir.

Ben solcu değilim. Hatta solcuların antipati ile baktığı bir insanım. "Denizler ve Mahirlerin yaptıkları kutsaldır" tarzı totaliter ve şiddeti yücelten sol zihniyete de hep karşı durmuş bir yazarım.

Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ailelerinden özür dileyip "12 Mart darbecilerini kınıyoruz ve hukuk cinayeti olan bu idamlardan dolayı üzüntülerimizi ifade ediyoruz" diye resmi beyanda bulunmasının adaletin gereği olduğuna inanıyorum.

Elbette 12 Eylül döneminde haksız yere asılanlar için de bu söylediklerim geçerli. Fakat 12 Mart’ın katlettiği bu üç genç adeta haksız yere idam edilen solcu-sağcı tüm gençler için sembol bir olay haline geldi zaman içinde.

Bakın Yassıada Demokrasi Adası oldu, 27 Mayıs askeri darbesinin acılarıyla geç de olsa yüzleşildi ancak solcular kendi mağduriyeti ve hassasiyetinin hala sahipsiz olduğunu düşünüyor. Ki haklılar.

12 Mart’ın 50’nci yılı münasebetiyle keşke Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Dersim katliamına dair yaptığı gibi bir açıklama yapsa… Ne güzel olur… Yanlış mı söylüyorum?

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00