Vefa bir semt adı değildir
NURAY Mert ve eski İslamcı dostları arasındaki gerilime ilişkin huzursuz fısıltı yekûnuna epey geç intibak ettim. Nitekim Mert’in başına, Ertuğrul Özkök tarafından refere edilmek gibi bir “talihsizlik” gelince bu gerilim kendisini hissettirmiş olacak ki, Sibel Eraslan bakışlardaki çapakları ayıklamaya davet eden bir yazı yazdı. Dün de Ayşe Böhürler’in köşesinde “beyaz” olarak nitelediği, muhalif dostum dediği Mert’in aldığı eleştirilere ilişkin bir yazı yer aldı. Üzerinde Nuray Mert’in emeği olan biriyim, beyaz yanını bilmem, kimilerine ilginç gelebilir ama ben onu “yeşilin tonlarına kattığı farkı“ çok önemsemiş, onun “mümin” yanının evsafından gelen iyileştirici etkiyi sevmiş biriyim. Öfkesine de tanıklık ettim, “İnsanın en büyük düşmanı, başkası için dilediği kötülüktür” diyen yanına da. Bugün ileri sürdüğü tezler benim izlenimlerime tekabül etmiyor, yazılarında katılmadığım noktalar artıyor ama resmi ideolojinin “ulus devlet” mantığı hangi hataları yapmıştır, hangi değerleri koruma adına? “Salt ‘demokrasi’ diyerek altından kalkamayacağımız meseleler nelerdir?” gibi bahislerde hâlâ ufuk açıcı şeyler söylediği kanısındayım. Ortada bir “Nuray Mert’i bitirme planı” olduğunu düşünmüyorum. Fakat şu bir gerçek ki, on beş yılını İslamcılarla arkadaşlık ederek geçiren Mert ile eski muhafazakâr çevresi arasına kara kedi girmiş olduğuna ilişkin bir kanı var ve giderek güçlenerek iki tarafın arasındaki mesafeyi açıyor. Kara kedinin marifetleri, “Hatun kişi dindarlara düşman düştü” heyulasına varmadan, unutulan ya da pek bilinmeyen bazı şeyleri söylemek gerektiği kanaatindeyim. BİR ZAMANLAR... Bundan yıllar önce, sonradan “çok demokrat, çok cici” bir mekân olarak tanımlanmaya başlamış BÜ’de, geleceğin parlak akademisyeni olarak kariyer basamaklarını bir bir tırmanırken, “Doğum günü partisi için ders saatlerinde ayarlama yapabiliyorsanız aynı saatler üzerinde bazı öğrencilerin cuma namazına gitme taleplerini karşılamak için de düzenleme yapmalısınız” dediği için, dindar ve kırsal kökenli öğrencilere yapılan sınıfsal ayrımcılığa karşı durduğu için, “Hep Robert’ten gelenlere değil biraz da İHL’den gelenlere insan gibi muamele yapalım“ tavrı takındığı için, “kara liste”ye alınmıştı bu kişi. Bu kişi, Kemal Gürüz‘ün YÖK Başkanı olduğu bir dönemde başörtülülerin sadece üniversiteye girebilmelerini değil, “kamu sektöründe de” yer alabilmelerini sağlayacak düzenlemeler yapılması gerektiğini söylediği için kariyeri sekteye uğratılmış bir kişi. Ufuk Uras dahil bildiğimiz tüm özgürlükçüler ve dahi tescilli aydınların hemen hepsi “Eğitim özgürlüğü lazım tabii” diye sınırlı bir serbestiyi savunurken, “Başörtülü hâkim de olabilir, öğretmen de olabilir, olabiliroğlu olabilir” diyen ve bunu siyaset biliminin en sağlam gerekçeleriyle temellendiren tek “Nişantaşılı” oydu. Ve o zamanlar “Nişantaşı” imaj itibarıyla önemsenir, saygı görürdü. Bu görüşlerini eskisi kadar sık ifade etmiyorsa, bunu huzursuzluk vesilesi sayacak olanlar önce mütedeyyin kesime bakmalıdır; sahiden bu meselenin çözülememiş olduğunu dert etmekte olan kaç kişi kalmıştır? Bırakın dert etmeyi, cuma günü Sibel Eraslan’ın bir yazısını alıntılayan haber7.com‘un okur yorumları arasında, başörtüsü meselesini hatırlatmakta olan dindar kadınlara “Allah’ın laneti üzerinize olsun” cümlesinin Arapça’sını söyleyebilecek kadar jargona hâkim olan, yani anladınız, bazı dindar kadın yazarların bunu unutturmuyor oluşuna pek “içerden” hayıflanan bir okur yorumu vardı, site böylesine nefret yüklü bir yorumu koymakta hiçbir beis görmemişti. Fazla söze gerek var mı? Bir köşe yazarı olarak, Nuray Mert’in “sivil darbe” ve “polis devleti” kavramları üzerinden yaptığı son yorumlarına katılmıyorum ama başörtülü bir kadın yazar olarak onun geçmiş emek ve çabalarının üzerine sünger çekilebilirmiş gibi yapmayı da imkânsız buluyorum. Erkeklerin çok azı bunu anlayabilir, anlamalarını beklemiyorum.