Kanal İstanbul tartışması yeniden ısındı. ‘Yeniden’ diyorum çünkü ben bu tartışmaya biraz daha erken girmiştim. “Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye”nin 2015 yılında, akademisyenlerin katkılarıyla hazırladıkları ilgi çekici rapor 2018’de önüme düştüğünde, yani daha önce heyecanlanmama neden olan Kanal İstanbul’un faydadan çok zarar getirebileceğini görmüş, ürkmüş ve yazmıştım.  

İlgili yazım için : 

KANAL İSTANBUL’UN SİYASALLAŞMASI

Toplum, Gezi olaylarının yatışması için istişare edilen Taksim Platformu'nun eylemselliği bitirme şartlarından biri olarak ileri sürdüğü "Kanal İstanbul yapılmasın" talebinden dolayı, hâlâ Kanal İstanbul’a projenin işlevselliği üzerinden değil, siyasi kamplaşmanın büyütecinden bakıyor. 

Geniş bir kitle, taa o günlerden kalma Gezi Parkı eylemleri ve Taksim kalkışması iticiliği nedeniyle yeşil diyene, tabiat, çevre diyene, "Dur yapma" diyene tepkili. Militan AK Parti taraftarlığı duyargaları dev boyuttaki yeni havalimanının uluslararası uçuşların geçiş noktası, uluslararası hava yolları firmalarının transfer ve aktarma merkezi (hub) olmasının yaratacağı ‘hava kirliliği’ maliyetine karşı duyarsız mesela.  Istranca ormanları ölünce acı acı ağlarız ama.   

Ben Gezi olayları diye bilinen park eylemlerinin çıkışına konu olan talebi makul bulmakla beraber, ‘Anadolu isyanı’na vardığı noktaya ve eylemlerin devamında kullanılan ‘küstah’ dile karşı koymuş biriyim. O eylemlerde tecessüm eden alaycılığın ve millete karşı kullanılan dilin nasıl bir karşı tepki doğuracağını da öngörmüştüm.  Sonu nereye vardı zaten bugün hepiniz biliyorsunuz. O günlerin ruhunun, içerdiği kinin tecessüm ettiği kişi işte Barış Atay. Meclis'te çok geniş bir halk kitlesinin oy verdiği AK Parti’yi nasıl tehdit ettiğini, partiyi geçtim kitleye de dönüp parmak salladığını görüyorsunuz. 

Amma velakin, böyle bir pozisyon almış olmak insanların çevre sorunlarına dair artan kaygılarını haklı bulduğum gerçeğini de değiştirmiyor. Bilakis ben de o kaygıları taşıyanlardanım. Buna ilişkin olarak da defaatle yazdım. Hatta Türkiye’nin neden çöp ve atık ithal ettiğini köşesine taşıyıp itiraz etmiş iki üç yazar arasındayım. Bkz:

TEORİDE HARİKA BİR FİKİR 

Elbette Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da haklı olduğu bir yer var. Diyor ki: “Boğazlarda, Montrö’de bize tanınan bir hak yok, istedikleri gibi gelip geçiyorlar. Düşünün, sizin boğazınızı kullanıyorlar ama hiçbir şey elde edemiyorsunuz. Öyle bir durum var. Kanal İstanbul ise böyle değil, Süveyş Kanalı’nda ve diğerlerinde oraların nasıl kendilerine ait hakları varsa biz de bu yatırımı yaptığımız zaman bu tür bir hukukumuz doğacak. Üstelik kaza endişesi de taşımayacaksın. İşin bir de bu güzelliği var.”

Bence işin tek güzel yanı bu.  

Hatta denilebilir ki eğer hiçbir çevre riski olmasaydı Kanal İstanbul yüzde 1500 desteklenebilir bir proje olurdu. İstanbul Boğazı'nı hiçbir bedele katlanmadan işgal eden binlerce tonilatoluk gemilerden kurtulmak, o gemilerin münasip bir bedel ödeyerek bu iş için dizayn edilmiş bir yerden geçmeleri elbette harika bir fikir. 

Ama işte, sadece bir fikir. 

DSİ’NİN  NE DEDİĞİNİ CHP’DEN ÖĞRENMEK      

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca’nın TBMM kürsüsünde paylaştığı bilgiye bakarsak DSİ gibi bir devlet kuruluşu bile devletin söz konusu projesini riskli buluyor. Karaca tam da bu nedenle DSİ’nin 20.08.2018 tarih ve 281270 sayılı resmi yazı ile Bakanlığa ilettiği Kanal İstanbul yazısının/görüşünün ÇED raporuna alınmadığını anlattı. DSİ (Devlet Su İşleri) Kanal İstanbul hayata geçerse, Terkos Gölü için “375 milyon metreküp” su kaybı olacağını ifade etmiş. Sazlıdere Barajı’nda ise yıllık su kaybı 52 milyon metreküpü bulacak. DSİ’nin bu tespitine yer vermeyen ÇED raporunda ise Terkos için sadece 30 milyon metreküp, Sazlıdere için 2.7 milyon metreküp su kaybı olacağı öngörülüyor. Aradaki fark akıllara durgunluk verecek denli büyük. 

Gülizar Biçer Karaca söz konusu rakamlardan yola çıkarak yapılan hesaba göre karşılaşılabilecek tabloyu şöyle özetlemiş: “Kanal İstanbul projesinin hayata geçmesi halinde en iyi ihtimalle 70 milyon metreküp, kötü senaryoda ise 427 milyon metreküp su kaybı olacak. Bu, her 3 İstanbulludan 1’i susuz kalacak demek”

DSİ’nin sansürlenen görüşünü CHP’den öğrenmek ayrı bir vakıa. Hoş bilen biliyor, bunu ilk kez DSİ ya da Karaca dillendirmiş değil.  Vaktiyle Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi ve çevre mühendisi Sedat Dural projenin gerçekleşmesi halinde  3 yıl içinde Marmara Denizi’ni, ardından Karadeniz’i öldüreceği, ‘içme suyu kaynaklarını yok edeceği’ uyarısında bulunmuştu. 

“MARMARA VE KARADENİZ ÖLEBİLİR”

Tam bu noktada yazının girişinde bahsettiğim raporu ve rapor üzerinden ele aldığım eski yazımı hatırlatmakta fayda görüyorum. Çünkü Marmara gibi bir iç denizin belirsiz bir geleceğe doğru ve belki on yıllarca çürük yumurta kokup ölmesi, ölürken yanında İstanbul’u da götürmesi gibi bir olasılıktan bahsediliyor bu raporda.      

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye’nin hazırladığı rapor  “Kanal İstanbul açılınca Marmara ölü bir denize dönüşebilir” diyor. 

Raporun tarihi 2015, ama vakıf  geçtiğimiz yıl raporun güncelliğini teyit eden bir açıklama daha yaptı.  

Özetliyorum: Rapora göre Kanal İstanbul projesinin gerçekleşmesiyle Karadeniz ve Marmara Boğazı'ndaki denge alt üst olabilir. “Bu büyüklükte bir mühendislik operasyonuna girişmek için İstanbul denizlerinin kendine has dinamiklerini iyi anlamak gerekiyor” diyorlar. 

O dinamikler “tuzlu su ve az tuzlu su bir araya gelir bunun ortalaması ortaya çıkar” görüşünden daha oylumlu, karmaşık ve netameli. 

Şöyle: “İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışı Marmara çıkışından 30 santimetre daha yüksek ve her gün yaklaşık 600 milyon metreküp su üst akıntılarla Marmara’ya doğu akarken, ters yönde ilerleyen alt akıntılar bunu dengeliyor. 

Karadeniz, tuzluluk oranı düşük dev bir havuza benzer ve Tuna, Dinyeper, Dinyester nehirleri bu havuzu dolduran musluklar iken;   İstanbul Boğazı boşaltan musluktur. İstanbul Boğazı’na paralel 25 metre derinliğinde yeni bir kanal açmak, havuza ikinci bir musluk açmak anlamına geliyor. Kanal İstanbul’un İstanbul boğazında var olan ve Marmara Denizi’nin kirlilik oranını kabul edilebilir düzeyde tutan ters yönlü tatlı-tuzlu su akıntılarından mahrum bırakması ihtimali çok yüksek. Zira kanal içinde iki yönlü akıntı sistemi olmayacağı için Karadeniz’in kirli suları Marmara’ya dolacak. Denizin dibindeki hidrojen sülfür içeren tabaka yoğunlaşırken oksijen azalacak. Kimyasal dengeler alt üst olduğu için kanal kapatılsa bile durum eskiye dönmeyecek.  Lodos estiğinde İstanbul'un çürük yumurta kokması yaşanacak sıkıntının en hafifi olacak. Türkiye kirlilik oranı gayet yüksek olan Karadeniz’in Tuna nehri tarafından daha da kirletildiğinden şikayet ederken, akıntı dinamiklerini dikkate almadan açtığı ikinci kapı nedeniyle Karadeniz’in kirini kendi elleriyle davet eden ülke olacak.”  

Montrö lobisi diye bir şey duyup fıkra zannetmiştim. Değilmiş. Bir düşünce kuruluşu bu başlıkla bir girdi oluşturmuş ama silindiği için şu an o sayfaya ulaşılamıyor. Sözün özü, Montrö lobisinden değilim, muhafazakarım. Ülkesini seven ve ülkesinin denizini havasını suyunu ‘kalkınma’ ve ‘rant’ adlı iki ayartıcının cilvelerine kurban etmemek gerektiğinin farkında olan bir muhafazakar olarak da suyumun, denizimin ve kentimin muhafaza edilmesinden yanayım. 
 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!