Taksim'de sahne alan...
TAKSİM'deki saldırının müsebbibi bir PKK'lı çıktı. İlk andan itibaren, "Bir terör örgütü eylem yaptığı zaman bunu üstlenmeyi marifet sayar, PKK eylemi üstlenmedi, demek ki o yapmadı" şeklindeki "klişe" devreye girdi. Oysa terörle mücadelenin bu kadar uzun zamana yayıldığı bir durumda terör örgütlerinin kalıplarını değiştirmesi beklenmeyecek bir şey değil. Üstelik karşımızdaki artık başlangıçtaki örgüt de değil. Hoş "başlangıç" da bir hayli muammalı değil miydi?
Gazeteci Necdet Pekmezci'nin "Apo ve Pilot-PKK'nın MİT'olojik Tarihi" adlı kitabında Süleyman Demirel'in Güniz Sokak'ta kendisini ziyaret eden ve PKK'nın ülkeye verdiği zarardan bahseden bir konuğa, "Abdullah Öcalan'ın İstanbul'dan Ankara'ya gelmesine keşke izin verilmeseydi. O zamanlar Dev-Genç'i bölmek için böyle bir yol izlendi... Kürt gençlerini Marksistlerin elinden kurtarmak ve Dev-Genç bölünmek istendi. Bunda başarılı olundu olunmasına ama Öcalan yağdan kıl çeker gibi kaydı gitti. Keşke Tuzluçayır'da öldürülseydi!" dediğini yazmıştı.
PKK başından beri "halk" orijinli bir örgüt olmadı, ama giderek Kürt realitesinin kendisine inanmasını sağlamayı da başardı. Onların gönlünde meşruiyet elde etti; ayrımcılık ve eşitsizlik vardı, kimilerinin aklı sorunların ancak silahlı mücadeleyle çözülebileceğine yattı. Tarihin bu safhasına bakarken önemli olan artık PKK'nın yöntemlerinin bazı Kürtlere kabul edilebilir görünmesi, o bazı Kürtlerin bunlar için güçlü sebeplerinin olduğuna inanmış olmalarıdır.
Orası kapanmış bir sayfa. Fakat açık olan sayfalarda örgütün yozlaşması var. Güya devletle mücadele ederken devlete yakalanan liderin daha kelepçesi elinde iz bile yapmamışken "Emrinizdeyim" diye biat etmesi var; taşeronluk var, kaçakçılık yapması var, genellikle "kadınları" intihar bombacısı olarak kullanması var. Bir Öcalan faktörü var sonra. Yozlaşmış, mafyalaşmış PKK'yı, silahsız ama PKK militanlarından bile daha organize bir nefrete sahip olan, daha ırkçı ve daha politik KCK ile değiş tokuş etmek isteyen...
Öcalan'ın, "Yapmadım ama 'müzakere halindeyiz' diye yapmadım, değilse yapmış da olabilirdim" demeye getiren ifadelerinin arkasındaki asıl mesaj şu değil mi: "Benimle müzakere etmediğiniz her gün olaylar daha da içinden çıkılmaz hale gelecek."
Devlet, Öcalan'la, Aysel Tuğluk'un duyurduğu şekilde gerçek bir müzakere halinde olsaydı, Öcalan bunu tek taraflı olarak ilan etme/ettirme konusunda bu kadar fütursuz davranabilir miydi, emin değilim.
Liderleri sürgünde ya da tutuklu bulunan hareketleri bekleyen bir tehlike vardır. Örgütün lideri bir "kült"e dönüştürülüp sembol isim haline getirilirken, alt kademedeki "baronlar" liderin adına işler yapar, fırıldaklar çevirir, fraksiyonlar oluşmasına neden olur. Öcalan bu durumu bile lehine çevirmeyi başarıyor, söz konusu olumsuz durum üzerinden bile "siyaset" yapıyor.
Bir yandan PKK'yı bir heyulaya dönüştürerek "31 Ekim'den sonra ben bile bir şey yapamam" yollu ifadelerle karşımızda zaman zaman kendisinin bile idare etmekte güçlük çektiği, öyle kolay kolay kontrol edilemeyecek güçte bir örgüt bulunduğu izlenimini veriyor. Bazen de "seçime kadar eylemsizlik kararı" ilan ederek, aslında her şeyin kendi iki dudağının arasında olduğunu, tek otoritenin hâlâ kendisi olduğunu vurguluyor.
Taksim saldırısını, akabinde vereceği eylemsizliği uzatma kararının anlam ve önemini ışıklandırmak için kendisi tasarlamış olabilir; bunu asla bilemeyeceğiz. Saldırı kararını vermemiş ise eğer, o vakit örgüt içindeki başıbozuk fraksiyonlar olgusunun kazandığı ciddiyetle ilgileneceğiz; bu ihtimal için de, çözüm bağlamında atılacak her adım için kendisini işaretlemiş bir Öcalan göreceğiz. PKK yakın bir tarihte "mitoloji"nin ilgi alanı haline gelebilir ama Öcalan'ın "mitos"a dönüşmeye ve mistik bir idol olarak kalmaya hiç niyeti yok.
Ona inananlara, onun kararıyla ya da onun adı kullanılarak sırtına çanta takılıp mezbahaya gönderilmek üzere dondurucuda bekletilen hayatlara söylenecek tek bir cümle var: "Canınızı seviyorsanız kaçın."