Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 
Bir haftadır gündemi işgal eden CHP tartışmasıyla başta ilgilenmedim, çünkü CHP tartışmalarıyla ilke olarak ilgilenmiyorum. Ne de olsa sürekli birbirini yiyen tiplerin olduğu, birilerinin başkalarının ayağını kaydırmaya çalıştığı ama sonunda ne olursa olsun yine yüzde 23 oyuyla ne uzayan ne kısalan bir parti bu. CHP tartışmalarını büyütmek genelde başka konularda haber yapamayan medyanın hobisi. O da baskıdan falan değil, tembellikten. CHP malzemeyi hazır veriyor.

Konu herkesin gündemine, dost sohbetlerine kadar gelince bana da laf olsun diye fikrimi soranlar oldu. Daha ilk anda “Muharrem İnce’dir tahminime göre,” dedim. Ortada isimler uçuşmuyor, yalanlamalar gelmemiş, henüz iş bu kadar çığırından çıkmamıştı. Basit bir tahmindi, dayanağı da Muharrem İnce'nin seçim döneminde bende bıraktığı intibaaydı. Bunu yapabilirmiş gibi bir izlenim veriyordu.

Tahmini yaptım ama hemen arkasından da “Bu haber bana YHA kaynaklı gibi geliyor,” dedim. Türkiye’de genelde bu gibi tartışmalar Yalan Haber Ajansı tarafından gündeme getirilir. Zaten sonradan iş iyice absürt bir hale büründü, ayrıntılar ortaya döküldükçe de Muharrem İnce’nin bile bu kadar aleni bir saçmalığın içine düşebileceği hayal gücünü zorlar hale geldi.

Her şey bir yana, mantık yürütünce bile YHA damgasını görmemek mümkün değil. Muharrem İnce hevesli olsa bile koskoca Cumhurbaşkanlığı bu oyuna gelir mi, bu tuzağa düşer, bu işlere bulaşır mı? Erdoğan ve ekibinde bu gibi çocuksu işlerle oyalanmadığı için yıllardır devleti yönetiyor, CHP ise bütün enerjisini bu saçmalıklarla harcadığı için o meşhur yüzde 23’ü aşamıyor.

MADEM GAZETECİLİK DERSİ GEREKİYOR

Meslekteki ustalarımızdan Emin Çölaşan bütün bu sürecin gazetecilik okullarında okutulması, akademisyenlerce incelenmesi gerektiğini yazıyor. Gazetecilik ilkelerine, iletişim teorilerine girip “Rahmi Ağabey”i çalışmadığı yerden zorlamaya gerek yok. Basit bir kıyaslama daha kolay anlaşılabilir.

Beğenin beğenmeyin, hep tartışmalı bir isim olan Emin Çölaşan’ın bu meslekteki mirası belgesiyle konuşmaktır. Gerektiğinde Minik Kuş’un aktardıkları, bazen de kendi soruşturmacılığı sonrasında hedefini öyle bir köşeye sıkıştırır ki kimse gündeme getirdiği iddialara itiraz edemez. Belgesi ortadadır, Emin Çölaşan da bu sayede şöhret olmuştur.

“Rahmi Ağabey”in gazetecilikteki mirası ise “kasaptaki ete zam geldi” haberciliği sadece. Bu formülün alıcısı var elbette; tiraj patlamalarından belli. Ama günümüzde karşılığı olan bir gazetecilik değil. Tuttuğu zamanlarda bile ne kadar gazetecilikti tartışılır, çünkü Rahmi Turan’ın özelliği birkaç kişilik ekibiyle (ve hakikaten birkaç kişiyi geçmez) ajanslardan akan haberleri en vasatın anlayacağı dile döküp sloganlarla şişirmesidir. Haberi doğrulatma, kaynaklarla ilişki, kulis haberciliği, arşiv araştırması, “background” ya da “off the record,” soruşturmacı gazetecilik bu ekolün ilgi alanına hem girmez, hem de bu sınırlı gazetecilik kültürünü aşar. Formül ajans haberine dayandığı için ayrıca gazetecilik yapmaya gerek de yoktur. Birazcık gazetecilik gerektiğinde de nasıl yüze göze bulaştırıldığı bu son olaydan belli işte.

Muharrem İnce’nin Saray’a gitmesi gibi haberleri doğrulatmak, belgelemek bazen aylar, yıllar sürebilir. Bir iddianın peşine düşülür, düşülmesi de gerekir ama konuşulan plaka kayıtlarından, belki yol üstündeki esnafın güvenlik kameralarından, ne bileyim İnce’nin rotası üstündeki olası görgü tanıklarından (Saray’da güvenlik memuru, resepsiyonist falan herhalde ve bir gün herkes konuşur) izi sürülür, sabırla, yılmadan, bir nakış gibi işleyerek dedikodu habere dönüşür.

Genelde en iyi haber hep bir dedikodudan çıkar, ama “esnaf ağlıyor” haberciliğinin dedikoduyu habere dönüştürecek ne kapasitesi vardır ne de insan kaynakları. Bilmediğine cüret etmese bu kadar sakınca doğmazdı.

Her dedikodunun da peşine düşülmez ama. Hele hele ikinci kalite YHA çalışanı bir uyduruktan geliyorsa o kaynağın ancak suratına telefon kapatılır.

“Rahmi Ağabey”in ilk vukuatı da değil bu. Muharrem İnce haberinin kaynağı aynı lüzumsuz bir de Aylin Nazlıaka’nın Atatürk portresi indirdiği saçmalığını yazmıştı. Sözcü’nün başyazısında bu iddianın daha fazla kişiye ulaşmasına neden olan peki? Bu alt kademe gazeteciye övgüler düzerek alıntı yapan “Rahmi Ağabey”den sonra konuya başkaları da dahil oldu, iş Aylin Nazlıaka’nın ihracına kadar vardı. Ne yazık ki Nazlıaka yeteri kadar (veya İnce kadar) önemli, etkili, şöhretli bir aktör olmadığı için de YHA’nın bu operasyonunun üzerinde yeteri kadar durulmadı. Aktörler aynı oysa, o zaman da “İngiltere’de tedavi görmenin” etkisi mi bu yazıyı yazdırmıştı, bilmiyorum.

USTALARI NASIL HATIRLAYACAĞIZ

Hayatımda tek bir Erdoğan Sevgin yazısını okudum. Yaz geldiği için Kumburgaz’a tatile gitmişlerdi ailece, ama evdeki anten sadece TRT’yi çektiğinden başka kanalları izleyemediğini ve yazamayacağını duyuruyordu köşesinden. Damdaki antenin aslında ona emeklilik vakti geldiğini hatırlattığını göremiyordu aslında. Çünkü bir süre sonra beyin de beden gibi yoruluyor. Geçtiğimiz günlerde Sevgin’i kaybettik ve ne acıklı ki neredeyse hiç kimse ondan bahsetmedi, üzerinde bile durmadı, adını anan bile olmadı sayılır. Halbuki televizyon eleştirmenliğinin öncüsü denebilirdi onun için. Bazen bedenin (veya antenin) uyarılarını dinlemek gerekiyor; hepimize ders olsun.

Rahmi Turan da bir hafta öncesine kadar Türk basınında 18773 tane gazete kurmuş, hepsini tutturmuş, son projesi de Sözcü olan bir efsane olarak anılırdı. Dünden beri kendi bebeği Sözcü’nün bile mesafe koymak zorunda kaldığı biri. Belki de o hep aynıydı da, başkaları görmek istemiyordu.


*


Şeytanın gör dediği: Londra’da tedavi parantezi

 

Rahmi Turan’a geçmiş olsun ve uzun ömürler diliyorum ama şu Londra’da tedavi meselesini anlamakta zorlanıyorum. Tedavisinin ayrıntılarını bilmiyorum, belki çok belirgin bir tedavidir ve illaki orada olması gerekiyordur. Ama ben de dahil olmak üzere yurtdışında yaşayan birçok tanıdığım en ufak bir sağlık sorunumuz için ABD’den uçağa atlayıp Türkiye’ye geliyoruz. Dünyanın en iyi hastanelerinde cebinden tedavi masraflarını karşılayacak kadar varlıklı isimler biliyorum, onlar bile Türkiye’ye geliyor.

Uzun vadeli tedavi olmak için Türkiye’den daha iyi bir yer de düşünemiyorum Türk vatandaşları için.

Devlet ya da özel sağlık sigortalarından bağımsız, “Beni Türk doktorlarına emanet edin” efsanesinin gerçek bir tarafı var. Türkiye’de muazzam doktorlara erişimimiz var. Yurtdışında beş yıl randevu verecek bu üstün beyinlerin çok kısa sürede karşısına çıkabiliyor, en ufak sorunumuz için profesörlere danışabiliyoruz.

Buna karşılık bir zamanlar İngilizlerin gurur kaynağı olan sağlık hizmetlerinin (NHS) batma noktasına geldiğini bütün dünya izliyor. Brexit sürecinde en çok tartışılan konulardan biri de bu. Hastanelerde mikrop kapan arkadaşlarım var İngiltere’de. Bir tanıdığım doğum yapmak için Türkiye’ye geldi mesela, İngiltere’deki hastanelere güvenmediği için.

O yüzden Rahmi Turan neden tedavi için Londra’yı seçti, merak ediyorum.

İşin bir de “görüntü” kısmı var. Bütün gün Atatürkçülük pompalayan, milliyetçi slogan atan, hatta Milli Eğitim Bakanlığı’nın İngilizce eğitimi için British Council’le işbirliği yapmasını eleştiren bir gazetenin başyazarının yurtdışında tedavi görmesi…şık…anlaşılır…kabul edilebilir…açıklanabilir…mi? “Rahmi Ağabey” kendisini Türk doktorlarına emanet etmemiş.

 
Güncelleme: Öğrendiğime göre Rahmi Turan’ın hastalığı göz tansiyonu olarak bilinen glokommuş. Kendisine tekrar geçmiş olsun.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • abakay2042 1 yıl önce Bravo Oray bey . Çok güzel bir yazı. Sırf bravo diyebilmek için üye oldum :)
    CEVAPLA