Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Önceki gün New York Times’da geçen beş ayın fotoğraflarına bakarken bir kez daha zaman mefhumunu kaybettiğimizi fark ettim. Gazete COVID-19 salgını başladıktan sonra aniden kapanan, sonra protestolarla sarsılan, şimdi de yavaş yavaş açılmaya başlayan şehirden kareleri derledi. Terk edilen sokaklar, kapanan tiyatrolar, maskeli yaşam, salgına rağmen adalet için sokaklara dökülen on binlerce insan, boş trenler, kaldırımlara yayılan lokantalar… Öyle ya da böyle üzerinden beş ay geçti, ama hayata dair bütün alışkanlarımız, hayatı algılayış şeklimiz değişti bu arada.

Bütün hepsini bir tek yıla mı sığdırdık? Ben şu anda Ağustos ayı olduğuna, yazın neredeyse bittiğine inanmak istemiyorum. Pandemi başlangıcından beri hayat tempomda hiçbir şey değişmediği, hala sıklıkla evde oturduğum için de normale dönmedim.

New York kendini bir şekilde korumayı başardı. Dünyada pandeminin merkeziyken şu anda bazı günler COVID-19’dan dolayı tek bir can kaybı bile olmuyor. Çevredeki iki eyaletle birlikte seyahat edenlere sıkı kısıtlamalar başladı geçenlerde. Araçlar durduruluyor, havalimanında formlar imzalatılıyor. Yaz tatilinden, başka eyaletlerden şehre geleceklerin rakamları yeniden fırlatmasından endişe ediliyor.

Burası her zaman dünyanın geri kalanından kopuk, kendine özgü bir adaydı zaten. Ama şimdi ayakta kalmanın bedeli dışarıya tamamen kapanmak, kendi içinde de New York’u New York yapan özelliklerinden teker teker vazgeçmek.

İMKANI OLAN ŞEHRİ TERK ETTİ

Pandemi başlar başlamaz imkanı olanlar şehri terk etti. Şehrin varlıklı mahallerindeki süpermarket raflarının boşluğundan bile bu kaçışı gözlemlemek mümkün. Yazlık evlerine, çiftliklerine, malikanelerine kaçanların erzak ihtiyacı olmadığı için marketlerde stoklar yenilenmedi. Aylar sonra rakamlar düşmüş, virüs kontrol altına almış gözükse de şehrin bir kısmı hala hayalet binalar ve caddeler dolu. Bu insanlar uzun bir süre geri dönmeyecek.

Hamptons ya da New York’un kuzeyinde malikaneleri olmayan, New York’a sonradan göç eden orta sınıfın da bir kısmı kaçtı. Bir sürü insan işsiz kaldı, New York’un fahiş ev kiralarını, hayat pahalılığını karşılayamaz oldu. Anne-babalarının evlerine döndüler, daha makul ücretle yaşanan şehirlere taşındılar.

Gidenlerin hemen hepsinin birleştiği konu şehrin uzun bir süre eskisi gibi olmayacağı, burada yaşamanın da bir anlamının kalmadığı. En azından önümüzdeki sene başına kadar Broadway’de perde açılmayacak. İç mekanda yeme-içmeye dönülecek mi, bilinmiyor. Ekim ayında havalar soğumaya başlar ve kaldırımdaki masalar yavaş yavaş toplanır. Dünyanın en gözde yeme-içme şehirlerinden biri olan New York’ta birçok restoran zaten kapandı, yüzlercesi daha iflas edecek. Müzeler hala açılmadı, okullar konusunda kararsızlık var. Gece kulüpleri, barlar, hatta spor salonları bile insana sanki bir başka yüzyılın alışkanlıklarıymış gibi geliyor bugünlerde.

En önemlisi, asla uyumayan şehir çoktandır bu özelliğini kaybetti. 24 saat işleyen metro geceleri temizlik için kapanıyor, gündüzleriyse doluluk oranı yüzde 20’lerde olduğu için sefer sayıları giderek azaldı. Zaten zarardaki toplu taşımanın tamamen iflas edeceği konuşuluyor. 70’lerden beri New York bu kadar kötü durumda olmamıştı. Bütün bunlar olurken de henüz kiralar tatmin edici oranda düşmedi, henüz şehirdeki hayat pahalılığı azalmadı. Hatta yapılan bir araştırmaya göre ev alışverişi masrafı, et fiyatları Şubat ayından bu yana artış gösterdi.

HALA BURADA YAŞANIR MI

Hayatım boyunca hep New York’ta yaşamak istedim, sonunda bir şekilde bunu başardım. Ama buraya taşındığımdan beri kendi kendime emek-ödül dengesini sorguluyorum. Verilen mücadeleye, tavizlere değiyor mu burada kalmak? Dünyanın birçok başka şehrinde insan daha iyi şartlarda yaşayabilir. Ama bugüne kadar hiçbir şehir New York’un insana sunduğu imkanları önüne koymuyordu, o yüzden bir anlamı vardı. Müzeleri, tiyatroları, lokantaları, insanları içinden sıçan çıkan apartman daireleri, bodrum kattaki çamaşır odaları, 20 metrekareye “Çok genişmiş,” (ironik değil) denmesini telafi ediyordu. Her dakika müzeye, tiyatroya gitmesem bile elimin altında olduğunu bilmek mutlu ediyordu. Şimdi şehrin bu özellikleri yokken benim de kafamda soru işaretleri oluşmaya başladı.

Geçenlerde günübirlik bir seyahatin ardından New York’a dönerken arabada şehrin siluetini görünce bir arkadaşım “Ne olursa olsun bu manzara hiç eskimiyor,” dedi. Hakikaten öyle. Şehirde ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın, bir gün bile ayrılsanız geri döndüğünüzde “skyline” görüntüsünden etkilenmemek mümkün değil. Pandemi esnasında bu özelliği kaybolmadı.

Ne yalan söyleyeyim, ben New York’un kapandığı o ilk aylardaki sessiz-sakin halini de sevmiştim. Evet, sokaklarda sadece evsizler vardı ve binlerce insanın geçtiği yollarda kuş uçmuyordu. Ama bisikletle caddelerin ortasında dolaşmak özgürleştiriciydi bir yandan da.

New York’un yüzlerce yıldır yaşanan felaketlere rağmen kaybetmediği, kaybetmeyeceği tarafı da bu zaten. Tiyatro, sinema, lokantalardansa insanın özgür olabildiği bir şehir olması. Sadece siyasi özgürlük de değil kastım; insana kendi gibi olabilme özgürlüğünü tanıyan, kimseyi yargılamayan, çıkıntılara, yoldan sapanlara, en delilere bile sahip çıkan tek şehir belki de.

Pandemi esnasında şehirlerin geleceği çok tartışılıyor, sonrasında da tartışılmaya devam edecek. Belki şehirlerin yapısını bile değiştirecek; veba binaların mimarisini etkilemişti örneğin. Ama önemli olan şehirlerin ruhu. Bir şehirden ancak o ruh kaybolursa gidilir sanki.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00