Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kapitalist dünya sisteminde Amerika’nın merkez ülke olarak gücünde bir azalma olup olmadığı uzun yıllardır tartışılıyor. Amerika’nın gücünde aslında bir azalma olmadığı ve dünya sisteminin ana dinamiğini belirleyici gücün hala ABD olacağını düşünenlerin sayısı da fazla, buna karşın Amerikan gücünün düşüş içinde olduğu ve dünya sisteminde artık belirleyici güç olmayacağını söyleyenler de oldukça fazla.

Bir türlü bitip tükenmeyen bu tartışmayı güzel özetleyen bir çalışma için 'In the Shadows of the American Century: The Rise and Decline of US Global Power'a, yazarı Alfred W. McCoy, bakılabilir.

BU TEORİK BİR FANTEZİ DEĞİL

Tabii burada bir entelektüel egzersiz peşinde değiliz. Ancak dün de yazdığım gibi Wallerstein’in tanımladığı dünya sistemi yeniden yapılanmanın eşiğinde. Yani hem merkez ülkelerin hem de çevre ülkelerin kendi iç yapıları değişirken birbirleriyle de ilişkileri yeniden kurulacak.

Bu nedenle Cumhurbaşkanı'nın dediği gibi ülkemiz yeni reformlar, yeni atlımlar ile dünya sisteminin yeniden yapılanması sürecine hazırlanacak. Cumhurbaşkanı'nın açıklamalarından anlaşıldığı gibi Türkiye’nin dünya istemi içindeki yeni yerinin ne olacağı özellikle ABD ve Almanya gibi merkez ülkeler ile kuracağı ilişkiler ile belirlenecek yine. Türkiye kendini ilerde bu ülkelerle sistem içi yakın bir ilişki içinde düşünüp tanımlıyor.

Bu yüzden dediğim gibi ABD’nin dünyadaki konumu ile ilgili bir entelektüel egzersiz peşinde olmasak da Amerika’nın dünya sisteminin içindeki bizimle ilgili yeni rolünün ne olacağını kestirmek için bu tartışmalardan da haberdar olmamız gerekiyor.

DÜNYA SİSTEMİNİN BELİRLEYİCİ GÜCÜ

Fukayama ‘Tarihin Sonu’ başlıklı çalışmasında (yayın tarihi 1989) Soğuk Savaş’ın sonunda Batı’nın ekonomik ve siyasal düzeninin yani kapitalizm ve demokrasinin kesin olarak galip gelmesiyle tarihin de sonunun gelmiş olduğunu çünkü Hegel'ci sistem tarihin ideolojik tezlerin çatışmasıyla oluştuğunu ve bu çatışmanın da maddi dünyaya tarihi olaylar biçiminde yansıdığını ve ana çatışma bitince de tarihin de bitmiş sayılabileceğini söylediğinden bu yana ABD’nin merkez olarak gücünün süreceğini düşünenler güçlü bir teorik destek de almış oldular bundan.

Ancak ABD’nin artık güçlü bir merkez sayılmaması gerektiğini düşünenler de kendi tezlerinden vazgeçmediler.

Dün anlattığım dünya sisteminin kuramcısı İmmanuel WAllerstein ‘The Decline of AmericanPpower The US in a Chaotic World’ başlıklı çalışmasında kaotik bir dünyada, özellikle New York’taki ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra Amerikan gücünün azalmaya başladığı görüşünde, Ancak Thomas Friedman ‘Küreselleşmenin Geleceği (Lexus ve Zeytin Ağacı) ve ‘Dünya Düzdür (Yirmibirinci Yüzyılın Kısa Tarihi)’ gibi çalışmalarında görüntüdeki global karmaşaya rağmen globalleşen dünyada teknolojik üstünlüğü nedeniyle Amerika hala daha etkin olduğunu söylüyor. Friedman’ı insan olarak son derce antipatik bulmama rağmen yeni teknolojiler sayesinde aslında ‘düz hale’ gelmiş dünyada olan biteni iyi irdeleyen yazılar yazmayı sürdürdüğünü de söylemeliyim.

Joseph Stiglitz gibi düşünürler ise Amerika’nın global ekonomik gücünün temelde demokratik kurumlarına bağlı olduğu vurgulamasını yapmayı sürdürüyor.

Stiglitz ‘Amerika, Serbest Piyasalar ve Dünya Sisteminin Çöküşü’ adlı çalışmasında global finans krizlerinin çıkmasında ve bunların çözümünde Amerika’nın rolünü iyi irdeliyor.

Anlayacağınız dünya sisteminde Amerika’nın rolü üzerine görüş farklılıkları ve tartışmalar hiç bitmeyecek görünüyor. Ancak sistem kendini yeniden düzenlemenin eşiğine gelmişken bizim açımızdan somut önemi olan konu Biden’ın başkanlığında Amerika’nın dünya sistemindeki rolünün ne olabileceği üzerine düşünmek olmalı.

Açıklamalarından anladığımız kadarıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan da yeni dönemde ABD ile ilişkiyi sağlam tutmaya özel önem verecek gibi gözüküyor.

TRUMP'IN DÜNYASINDAN BIDEN'IN DÜNYASINA

Amerikan müesses nizamının elit dergisi Foreign Affairs dergisi son sayısında eğer Trump yeniden başkan seçilseydi Amerika’nın dünya sistemindeki gücündeki zayıflamanın kalıcı olacağını anlatan bir analiz yayınladı. Eliot Cohen tarafından kaleme alınan bu analizde Trump’ın Amerika’yı dünya sahnesindeki rolünden çekip kendi içine kapalı hale getirmek fantezisi ve kararlarındaki tutarsızlıklar nedeniyle onun başkanlığı döneminde Amerika’nın dünya sistemi içindeki yerinde bir hayli zayıflama olduğu ve yeni başkan Biden’ın bu süreci tersine çevireceği ve dünya sisteminde merkez bir ülke olarak Amerika’ya hak ettiği yeri tekrardan vereceğini ima ediyor.

Gerçi bundan böyle Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler son dört yıldır alışıldığı gibi telefondaki arkadaşlıklar yoluyla yürümeyecek bu şimdiden belli çünkü Biden ABD dış politikasında insan hakları, özgürlükler ve demokrasi vurgularını yaparken bir yandan da Trump dönemindeki şahsi ve keyfi siyaset yöntemi nedeniyle devreden çıkarılmış Amerikan devletinin kurumlarına öncelik vermeye başlayacağı söyleniyor.

Bunun olacağı Biden ve ilerde dış politikada görev vermesi ihtimali olan adamları tarafından söyleniyor. Bu nedenle Türkiye şimdiden kendi içinde özgürlükler ve adalet reformuna vurgu yapmaya başlayarak ilerideki bir Amerikan yönetiminin kendi öncelikleriyle de uyum sağlayacak tedbirleri şimdiden almaya başlamalı. Eğer Cumhurbaşkanı'nın dediği gibi ABD ile ilişkilerimizin niteliği bizim için önemliyse ki finans kapitalin akışları ve bizim bu akıştan alacağımız pay açısından bunun son derece önemli olacağı nettir, Türkiye’nin konuşulan reformları yaptığı takdirde sistemin en önemli merkez gücü karşısında şimdiden pozisyonunu iyi almaya başlayacağını söylemek mümkün.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00