Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Madem Janet Malcolm onun sanatı hakkında kitap yazdı (‘Diana and Kodak’) o zaman ben de fotoğraf sanatçısı Diana Arbus’u daha iyi tanımalıyım diyerek işe giriştim. Onun çekmiş olduğu birçok fotoğrafı dijital ortamda buldum ve her birine Janet Malcolm ve John Berger'in "Bir fotoğrafa uzun süre ve derinden bakarsanız o size kendini anlatır" tavsiyelerine uyarak bakmaya başladım.

Janet’in ve John Berger'in söylediği yöntem bende çok işe yaradı dersem yalan söylemiş olurum yani her fotoğraftan derin anlamlar çıkarabildiğim söylenemez. Ancak Diana Arbus fotoğraflarından edindiğim ilk izlenim hangi ortamda çalışıyor olursa olsun çektiği insanların katiyen poz veriyor gibi durmadıkları ve doğal yaşam süreçlerini bozmadan fotoğraflarının çekilmesine açık olmalarıydı. Bu bende şaşkınlık yarattı çünkü nerdeyse bütün büyük fotoğraf ustalarının ortak sorunu hayatın içinde çalışırlarken kameranın kendilerine doğrulduğunu fark eden insanların hemen poz vererek doğallıktan çıkmalarıydı. Oysa ustalar konularını doğal yaşamları içinde çekmek istemekteydiler.

Janet Malcolm
Janet Malcolm

GÖRÜNMEZLİK ARAYIŞI

Fotoğraf sanatçısı Dorothea Lange işte bu yüzden kendisi de dahil bütün fotoğraf sanatçılarının kendilerini görünmez kılacak bir pelerine ihtiyaç duymakta olduklarını söylemiştir.

Gerçi Diana Arbus’un böyle bir pelerine ihtiyacı yoktu çünkü narin fiziksel yapısıyla, doğal davranışlarıyla ve kendisini değişik ortamlara uyumlu kılan karakteri nedeniyle içine girdiği her ortamda fotoğrafını çekeceği insanlar onu kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılamayıp doğal davranmayı sürdürmekteydiler.

Pek de narin olduğunu söyleyemeyeceğim büyük fotoğraf ustası Paul Strand kendisini görünmez kılabilmenin çaresi olarak biri sahte olmak üzere iki kamerayı taşıyarak sokağa çıkmakta bulmuştu çözümü. Sahte kamera başka bir yöne doğrulduğunda o yöndeki insanlar pozlar verirken Strand asıl çekmek istediği kareleri ceketinin içine sakladığı esas kamerası ile çekiyordu.

Diana Arbus
Diana Arbus

FOTOĞRAF SANATÇISININ KÖR İNSAN SEVGİSİ

Strand’in bulduğu türde çözümler fotoğraf sanatı açısından birçok durumda işe yarasa dahi hemen hemen tüm sanatçıların sokaktaki kör insanları çekmeyi neden tercih ettiklerini anlayabiliriz. Sokaktaki kör insanlar fotoğraf sanatçıları açısından en doğal davranan çalışma konusunu oluştururlar.

Fotoğraf sanatının en büyük sorunu, dediğim gibi fotoğrafının çekildiğini gören insanın poz vermesi ve doğallıktan çıkmasıdır. Fotoğraf sanatçıları, insanı hazırlıksız, yani rol yapmaya ve poz vermeye başlamalarından önce çekmeyi arzularlar.

Körler çekildiklerinin farkında olmadıklarından dolayı fotoğraf sanatçıları tarafından çok sevilirler.

Neredeyse bir kör insan çalışması ekolü yaratan Paul Strand'in 1916 yılında çektiği 'The Blind Woman' adını verdiği ve en meşhur kör insan çalışması olarak bilinen çalışmadır.

Yıllar önce TRT’deki bir program çerçevesinde onun sanatını anlatmak için New York’ta çekimlere katıldığım fotoğraf sanatının dev ismi Walker Evans, 28 yaşındayken fotoğraf dergilerini incelemek için New York Kütüphanesi'ne gittiğinde, Paul Strand'ın bahsettiğim fotoğrafını gördü, çok etkilendi ve ondan sonra kendisi de kör insan fotoğrafları çalışmaya başladı.

Paul Strand 'The Blind Woman'
Paul Strand 'The Blind Woman'

Walker Evans’ın yolcularla dolu olan bir metro treni vagonunda akordiyon çalarak ilerlemeye çalışan kör insan fotoğrafını görünce yazar Jorge Louis Borges ‘The Blind Man’deki cümlelerini hatırlamamak imkansız. (Sokaktaki kör insanların neden daima akordiyon çalmayı tercih ettikleri konusunu ilerde üzerinde çalışmak üzere not ediyorum.)

Borges kör olduktan sonra edebi çalışmaları farklı büyük boyutlara ulaşmış olan bir sanatçıdır. Diana Arbus ve Avedon da onun portresini çekmişlerdir ama Borges çekimde olduğunu bildiğinden onun verdiği poz, çekildiğinin bilen insanların verdiği poza uygundur bu yüzden onlar bir kör insan çalışması sayılmamalı. (‘Evans’ın fotoğrafının Borges’i çağrıştırması üzerine Geoff Dyer’in ‘The Ongoing Moment’ adlı çalışmasında sayfa 20’de önemli tespitler vardır.)

SEVDİĞİM İKİ KADIN VE DIANA YAN YANA

Janet Malcolm’un öldüğünü öğrendikten sonra yazdığım denemede (ona yazı mı yoksa ağıt mı demek daha doğru olacak doğrusu bilemiyorum. Çünkü hayli duygusal bir yazı olmuştu.) "Aman Joan sen de yapma bunu bana" diyerek Malcolm’un ulaşmış olduğu yaş civarında olan joan Didion’dan da kötü bir haber gelmesinden korktuğumu ve Janet’den gelen kötü haberden sonra Joan’dan da kötü haber gelmesi durumunda bunu kaldırabileceğimi sanmadığımı yazmıştım.

Joan Didion da Janet Malcolm gibi muhteşem bir yazardır. İkisinin gözlemledikleri ortamları, insanları çözümlemekte olağanüstü bir yetenekleri var.

Bu yazı için Joan Didion’un kitaplarına yeniden göz attım. (Kızının ve kocasının öldüğü yılı anlattığı ‘The Year of Living Dangerously’ her okuyuşumda olduğu gibi beni yüreğimden yine vurdu.) Didion da Diana Arbus gibi bulunduğu ortamlarda insanları kendi varlığından hiç rahatsız etmeden onları doğal davranışları içinde gözleyip yazabiliyordu. Yani o da Diana Arbus gibi çalışırken kendini görünmez kılan bir fiziksel yapı ve karaktere sahipti.

Joan Didion
Joan Didion

Bu konuda aradığım anlamı onun ’Slouching to Bethlehem’ adlı çalışmasında altını çizdiğim ve yanlarına NB (Nota bene) işaretleri koyduğum satırları tekrardan okurken buldum.

Şunları söylemiş Joan Didion:

"Benim bir gazeteci olarak en büyük avantajım fiziksel olarak çok küçük ve mizaç olarak hiç göze batmayan karakterde bir insan olduğumdan insanların benim orada bulunmamın kendi en iyi çıkarlarına karşı olduğunu unutmalarıydı."

Evet Joan Didion açılışında "Yaşayabilmemiz için kendimize hikayeler anlatmalıyız" dediği cümlesiyle tarihe geçtiği çalışması olan ‘The White Album’ kitabında 1960’lar Kaliforniya’sında içine girdiği karşı kültür topluluklarında örneğin hippiler, anarşistler ve hatta Sharon Tate'in katili Charlie Manson grubundan insanların ilgilerini üzerine çekmeden onları doğal ortamlarında gözlemleyip sonradan onları müthiş yazabilmiştir.

Dünyada yeni oluşmakta olan o kültürü The White Album kadar iyi anlatan bir çalışma bugüne kadar yapılamadı.

Janet Malcolm’un da Joan Didion gibi hakkında yazmak için içine girdiği toplulukta kendini görünmez kılma yeteneği vardı.

Onun ’48 False Starts’ adlı çalışmasındaki sanatçıların hayat tarzı ve çalışma yöntemleri üzerindeki gözlemler de onun o ortamda bulunduğunu unutmuş gibi davranan sanatçıların ona verdiği açıklar ve insana özgü yanlışlar ile doluydu, zaten bu yüzden çok güzel olmuşlardı bunlar.

Sonra Joan Didion ile Janet Malcolm’un fotoğraflarını yan yana koydum. Malcolm’un fotoğraflara bakmak tekniği uyarınca onlara uzun uzun baktım. İki kadın arasındaki fiziksel benzerlik çarpıcıydı. İkisi de narin diye tanımlanacak yapıdaydılar. Malcolm da Didion gibi bulunduğu hiçbir ortamda göze batmayan mizaca sahip olan bir kadındı. Bu yüzden onu da Didion gibi bulunduğu ortamdaki insanlar kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılamıyorlardı.

Onları o anda kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılamayanlar daha sonra kendileri hakkında yazılanları okuduklarında ne kadar yanıldıklarını tabii ki anlıyorlardı ama iş işten geçmiş oluyordu. Joan da Janet de yazarken adeta mizaç değiştiren gerek olduğunda olağanüstü yıkıcı ve sert eleştirel yazabilen yazarlardı.

Sonra da iki yazarın resimlerinin yanına Diana Arbus’un da resmini koydum. Fiziksel yapılar uyum içindeydi bu beni Galiba başarıya ulaşmak için gereken bir prototip keşfi yaptım her halde diye düşündürdü.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00