Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Hastanenin salonu hıncahınç dolu. İçeride sadece “sırdaşlar” ve “kaderdaşlar” var. Yüzlerde kaygı, gurur karışımı bir tebessüm. Doktor ve hemşirelerde ise evlada gösterilecek cinsten merhametli bakışlar…

        Sessizlik...

        Önce kimin cesaret edip de konuşmaya başlayacağı meçhul. İlk söz herkesin ağzına kadar gelmiş ama çıkamıyor. Sonra bir ses, başlarda cılız, oktavı gittikçe yükseliyor:

        “Ben ailelerin çocuklarına gece yatarken anlattığı kötü çocuktum… Yolun sonunun zifiri karanlık ve puslu olduğunu bilmiyordum. Artık yoksunluğu dünyanın en kötü acısından da dayanılmaz olan bir illetin elinde esirdim…”

        Sonra başkası çıkıyor bir adım öne: “Eşim beni arıyor, ‘Neredesin?’ diye soruyor. Ben hangi semtte olduğumu hatırlamıyorum. Etrafa bakıyorum, çevreyi tanımıyorum…”

        Bir diğeri; “Çocuğum benden yardım istiyordu, ben ona elimi bile süremiyordum. Ağlaya ağlaya pes etti ve yorgunluktan oracıkta, halının üstünde uyudu. İşte o zaman lanet ettim ve herkese açıkladım…” Açıkladığı şey bağımlı olduğuydu.

        Yukarıda anlatılanlar Amerikan filminden bir sahne değil… Alkol ve madde batağına düşen ve AMATEM’de tedavi görenlerin “Bağımlılık Dayanışma Günü”ndeki buluşma ve hikayelerini paylaşma anından…

        “Bağımlılık Dayanışma Günü”nde herkes kendi “düşme” hikayesini anlatıyor. Özgürce... Çünkü o grupta onları ötekileştiren, yadırgayan kimseler yok. Yalnızca doktorlar, hemşireler, bağımlılar ve onların aileleri. Önce kullanıcılar söz alıyor. Sonra söz bu işten en az onlar kadar canı yananlara geçiyor. Aile bireylerine… Herkes hayatını değil kabusunu anlatıyor aslında…

        O gün orada anlatılan hikayelerden esinlenen dönemin Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi, şimdi ise psikiyatri servisinin klinik şefi olan Doç. Dr. Erhan Kurt, AMATEM’deki terapilere devam edenlerden kendi hikayelerini yazmasını istedi. Ortaya aşağıdaki metinler çıktı. İtiraf, dertleşme, isyan ve umut dolu hikayeler… Ardından da bunlar “Uçuyorum Sanmıştım Düşüyormuşum” adıyla kitap haline geldi. Düştüğünü fark edenlerin hikayesi böylece çıktı ortaya. Kendileri gibi düşüp de düştüğünü fark etmeyenler ve de düşme riski içinde olanlar alması gerekeni alsınlar diye…

        Uçuyorum Sanmıştım Düşüyormuşum / Düştüğünü Fark Edenlerin Hikayesi, Derleme, Kaknüs Yayınları, 176 sf, 10 TL

        İLK KEZ ETEK GİYİNDİM

        “11 yıldır madde bağımlısıyım ve 14 aydır da hiçbir alkol ya da madde kullanmıyorum. Uyuşturucu kullanan bir kadın olarak yaşamak daha da zor oluyor. Eğer kadınsanız ve uyuşturucu kullanıyorsanız, bu hayatı sürdürebilmek için iki seçeneğiniz var; ya cinsiyetinizi tamamen unutacaksınız ya da tam tersine cinsiyetinizi, kadınlığınızı bir araç olarak kullanacaksınız. Sanırım ben ilk kategoriye giriyorum. Çünkü son bir senedir etek giymeye başladım. (…) Maddelerin bırakmak ve uzak durmak için tek bir ilaç gerekiyormuş, bunun adı da “umut”muş…”

        ARTIK ‘PİLLİ BEBEK’ DEĞİLİM

        “Öyle bir hastalık ki söylemeye utandığımız; her yerde, her hastaya merhamet gösteren aynı toplumdan dışlanan, aşağılanan bizlere ait bir hastalık bu. Hemşire olmama rağmen, o kadar araştırmama rağmen kimse bana hastalığımla ilgili en ufak bilgi vermedi. 4,5 yılın sonunda ben öyle bir hale geldim ki, eşi tarafından evden kovulan, 12 yılda zor bulduğu biricik evladı elinden alınmak için madde bağımlılığı raporları mahkemelerde kanıt olarak kullanılan bir anne oluverdim. Fiziken ise 45 kilo, yüzü gözü içine çökmüş, canlı cenaze gibi görünen bir insan oluverdim. Maddi olarak ise tamamen dibe vurmuş, kredi kartları ve borçlar içinde bir insandım. Derler ya, toplu iğne başı kadar bir ümidim kalmamıştı artık. Öylesine bitkin, öylesine perişan bir şekilde AMATEM’e geldim diyemeyeceğim. Attım adeta kendimi buraya. Kurtulmak istiyordum, iyileşmek, ben de her normal insan gibi yemek yiyebilmek, yürüyebilmek, koşabilmek, uyuyabilmek, yine insanca yaşayabilmek. Her sabah uyandığımda diğer insanları kıskanmaktan, “Neden benim pile ihtiyacım var, onların yok” diye kahrolduğum, nefretlerle, kinlerle dolu bir dünyadan bıkmıştım, usanmıştım, canıma yetmişti artık. Ben artık pilli bebek olmak istemiyordum. Artık AMATEM’in bana verdiği gözelikler karşısında tedavime hep sahip çıkacağım…

        ÖLÜYORDUM, BUNUN ADI BUYDU…

        “(…) Şu halime bak, yarım saat sonra sabah ezanı okunacak. Yatman evvel dozumu kullanmalıyım. Herkes yatıyor. Mutfağa geçtim, maddeyi hazırlamaya başladım ve kullandım. Daha saniyesinde bu zamana kadar yaşamadığım bir ateş. Sızı. Korkmaya başladım. Kalbim yerinden çıkacak sanki. Derim o kadar gerildi ki, patlayacağım sandım. Dizlerim boşalır gibi oldu, tezgaha yaslandım. Kalbimin çarpmasını anlatamam. Gözlerimi kapadım ve dua etmeye başladım korkuyordum. Aklımdan neler geçiyor o kısacık anda. Yığılıp kalsam kim yetişecek? En erken kalkan 8.00’de kalkıyor, yani 3 – 4 saat sonra. Kalbimin atışı, elim ayağım titriyor. Bu ne şimdi böyle? Kafamı kaldırdım tezgahtan, gözlerim aynaya ilişti. Simsiyahtı yüzüm, dudaklarım. Bu, yüksek doz alıp komaya girmek değildi veya taklaya gelmek. Bu bir sinyaldi artık. Bu beden bu yükü taşıyamayacaktı. Ölüyordum, bunun Türkçesi buydu O sabah 5.00’de karar verdim. Hastaneye yatacaktım… Bir yıl oldu. İyi ki gelmişim, iyi ki yatmışım…”

        RENKLERİM SOLDU…

        Maddeye başlamadan önce her şey o kadar kolay, o kadar ulaşılabilirdi ki çok mükemmeldi. Uyku güzeldi, seks güzeldi, müzik güzeldi, aklın alabileceği her şey güzeldi. Basit ve kolaydı. Birden film değişti. Seks arkadaşım sanki kardeşim oldu; müzikler, şarkılar duyulmaz, anlaşılmaz oldu. Renkler bile gri, beyaz, siyahta kaldı. Artık benim içi tek bir şey vardı: madde. Çünkü madde her şeydi. Müzik, şarkı, sevgi, seks hatta duygu, düşünce, fikir. Ondan kurtulmalıydım. Acılar, korku, gerilim. Evet bu korkulara son vermeliydim. Önun için bir an önce bir hastaneye müracaat etmeliyim. İl adım haydi…”

        BAĞIMLILARIN YAKINLARI ANLATIYOR…

        Of baba of… (Günlük) / 18 Ağustos 2009

        Eve geldim, keşke gelmeseydim. Kimseyi arayamamak ne zor şeymiş. Babam yine içkiye başladı. Şu an bunları yazarken yine şoktayım. İçkili geldi yine eve, bir şeye sinirlendi. Kafasını cama vurdu. Kafası eli hep yarıldı. Hastaneye kaldırdım kız başıma gecenin bir vakti. Sinirlendiği şeyi bir bilsem. Neyse müsait değilim, hiç yazamıyorum, çok kötü günler geçiriyorum ve yanımda kimse yok…

        7 Ekim 2009

        Bıktım artık babamın eve içkili gelmesinden, insanlardan bıktım usandım. Beni bu hale siz getirdiniz. Beni kendini öldürmeyi düşünecek kadar aciz duruma siz getirdiniz. Yaşamak için yine de sebeplerim varken, o sebeplerin önünü yine siz, iğrenç insanlar topluluğu kesti. Of Allah’ım psikolojim alt üst oldu, kimse anlamıyor içimdeki acıyı… “Her şey yoluna girecek” yalanlarından ve kendimi her defasında kandırmaktan sıkıldım. Yoruldum artık… Of baba of…

        BİR BAĞIMLININ ÇOCUĞU OLMAK

        Bir alkolik çocuğu olmak zor bir yaşamdır. Baba yok. Beni anlayan, dinleyen baba olmadı. Benim büyümemi göremedi. Paylaşımımız yok. Baba – oğul ilişkisi yok çünkü hayatımızda alkol var. Toplum içerisinde babamı arkadaş çevremden ayrı tutmak zorundaydım. Ta ki babam alkolü bırakana kadar. Alkol hayatından çıkınca sanki her şey değişti. Yaşamak için ne olursa olsun mücadeleye, AMATEM terapilerine devam…

        BABAMA VURDUM, BIÇAK ÇEKTİM…

        Nereden başlayacağımı bilmiyorum aslında. Babamın o zamanlar bana yaşattığı en büyük duygu kendimi ezik, öz güvensiz hissetmemdi. Hayata diğerlerinden daha geride başlamış olma hissi. Babamdan genelde nefret ediyordum. İçkili olmadığı zamanlar yanına yaklaşıp vakit geçirmeye çalışsam bu sefer agresif oluyor, her şeye kızıp tepki veriyordu. Ben de ondan korkuyordum. Babamı rüyalarımda çok öldürdüm. Gerçek hayatta da bazen öldürmek istedim. Annemin her gün ağlamasına dayanamıyordum. Bir insan babasına bıçak çekebilir mi? Babama sarhoşken vurduğum günü hatırlıyorum. Hiç kızmadan bana sarılmıştı. Sinir krizi geçirip kilitlenmiştim. Elimi bir gün boyunca kıpırdatamadım.

        Yeni çıkan kitaplar

        Nazar, Reha Çamuroğlu / Everest Yayınları, 193 sf, 13,50 TL

        Tarih konusundaki ustalığını edebiyatçı kimliğiyle birleştiren Reha Çamuroğlu, bu kez Avrupa Ortaçağını ve kadınları anlattığı bir romanla çıkıyor okurların karşısına. Everest Yayınları’ndan çıkan ve ilk baskısı 50 bin adet yapılan yeni roman Nazar’da Reha Çamuroğlu, batı ortaçağı ve cadı avları üzerinden günümüze göndermeler yapıyor. Acaba İslam ülkelerinde yeni yeni duymaya başladığımız cadılık nedeniyle idamlar bir işaret mi? Kitaptan: “Elini göğsüne götürdü sonra. Daha önce nasıl olup da görmediğime şaşırdığım bir şey asılıydı boynunda. El şeklinde gümüşten bir kolyeydi bu. Bir çocuk eli kadar vardı. Tam ortasında canlı gibi bakan bir göz vardı. Göz tam da gözlerimin içine bakıyordu. Uzun kirpikleri, bunun bir kadın gözü olduğunu söylüyordu. İnce bir deriyle boynuna asılmıştı. Yavaşça çıkardı. Elinde tutuyordu. ‘Buna Fâtıma'nın Gözü derler,’ dedi.”

        Alevi Kürtler, Erdal Gezik / İletişim Yayınları, 245 sayfa, 18,50 TL

        Alevi Kürt kimliği üzerine yaptığı kapsamlı araştırmada Erdal Gezik, konuya çok geniş bir bakış açısıyla yaklaşıyor: Etnik ve dinsel tanımlamanın sorunlarını, dilsel ayrışmanın boyutlarını, Alevi-Sünni ilişkilerini, Şeyh Sait isyanı ve Dersim 38 olaylarının kolektif hafızada yarattığı yarılmaları kültürel ve tarihsel boyutlarıyla ele alıyor. Gezik’in işlediği aşiret olgusunun önemi, çoklukla göz ardı edilen Dersimli Seyitlerin etkileri, Ankara’nın yürüttüğü siyasetin Alevi Kürt kimliğinin şekillenişinde oynadığı rol gibi konular, hem yeni sorular ve bakış açıları geliştiriyor hem de geçmişle günümüz arasında var olan sarsılmaz ilişkinin arka planına ışık tutuyor.

        Zahit, Hasan Özkılıç / Can Yayınları, 288 sf, 21 TL

        Öyküleriyle edebiyatımıza daha önce pek yazılmamış tipler kazandıran, yazarlarımızın daha önce anlatmadığı coğrafyaları sayfalara taşıyan Hasan Özkılıç'ın ilk romanını okurlarımızın dikkatine sunuyoruz. Zahit, 80 sonrasının, bir yanıyla acılı, kasvetli, bir yanıyla cümbüşlü bir manzarasını çiziyor. Siyasal dalgalanma, ekonomik sıkıntılar ve Türkiye'yi kaosa sürükleyen iç göç dalgası... Romanın kahramanı Zahit, köyleri boşaltılınca Doğu'dan Batı'ya göçen bir aileden geliyor. Dağılmış, kimlik arayışı içinde, her bir bireyi ayrı bir yolu seçmiş bu ailenin öyküsünü okurken kendimizi başarıyla çizilmiş bir Türkiye panoramasının içinde buluyoruz. Romanın odak noktası siyasal baskılar nedeniyle 90'larda başlatılan ve ölümlerle sonuçlanan açlık grevleri olsa da, çok parçalı, çok karakterli, okuru olup bitenleri düşünmeye, sorgulamaya iten bir roman Zahit...

        Diğer Yazılar