Sanatçının dindarı olur ama muhafazakarı olmaz
Ümran Avcı, uavci@htgazete.com.tr
Her söylediği günlerce konuşulan, tartışma yaratan İslami entelijansiyanın önemli ismi Dücane Cündioğlu, üçlemesiyle okurla buluştu. "Sinema ve Felsefe", "Sanat ve Felsefe" ve "Mimarlık ve Fesfefe" serisinde yine ezber bozan Cündioğlu ile sinema, sanat ve edebiyatı konuştuk. Cündioğlu edebiyatçı ve düşünce adamlarından iyi eş olmaycağını belirterek yine tartışma yaratacak sözler söyledi: "Yazmayı bilirler ama sevmeyi pek bilmezler. Sevmek ve sevilmek ilim değil, irfan gerektirir çünkü..."
- Beyaz Şiddet başlıklı yazınızda ilginç bir yorumunuz var, bebeklerin de çocukların da masumiyetini yitirdiği bir çağdayız, diyorsunuz.
Her nesnenin ancak kullanım değeri ölçüsünde varlıktan pay alabildiği bir çağ çünkü bu. Artık sadece sayılabilir ya da ölçülebilir olanın kıymet taşıdığı bir çağ. Niceliksel olanın. İstatistik, tiraj ve reytingin. Sayıların dünyası bu kadar acımasız ne yazık ki. Eric Rohmer, bir filminde, 'Kız peşinde koşmak, matematiğin peşinde koşmak kadar Tanrı'dan uzaklaştırmaz' der. Bebeklere bile masumiyetlerini kaybettiren, iş bu hesap makinesinin keskinliği. Modern bilinç, sezmek yerine hesaplayan bilinç! Bütünlük duygusu çok zayıf bu yüzden. İşin içine akıl girdiğinde, hesap girdiğinde masumiyetten söz edilemez artık. İnsan korunan olmaktan çıkar, kendini koruyan haline gelir. Bir nöbetçi. Hem de yumruklarını sıkmış, gergin, yorgun, uykusuz bir nöbetçi. Sombart'ın, kapitalist bilincin en son kertede bir çocuk bilinci olduğunu söylemesi boşuna değil. Kelimenin tam anlamıyla idrak ettiğimiz, çocuksu bir çağ. Artık devir, kışın karda dondurma yiyenlerin devri.
- Yüksek lisans seviyesindeki ilahiyat öğrencilerine mantık dersleri verdiğinizi hatırlatıp, o dönemde İslami ilim tahsili yapanların düşün ve sanat dünyasına yaklaşmalarının çok güç olduğunu belirtmişsiniz. Bu kırıldı mı, ne derece değişti?
Değişen, dindarlığın bir tek formu, özü değil. Bu nedenle, hangi çağda olursa olsun, dindarlık, özü gereği haz karşısında ürkek ve çekingen davranacaktır, bu anlaşılır bir durum. Anlaşılması zor olan, modern dindarlığın yaşamla arasındaki kalın perdeyi ne yazık ki sadece siyaset ve ticaret üzerinden aralamaya çalışması. Hatta bu iki alanda ısrar etmesi. Ötesini bilmiyor. Bu nedenle ya galibiyeti yüceltiyor, ya kârı. Estetik hazlara ise hep günahın eşlik ettiğini sanıyor. Sınırlar içinde düşünmenin, elde hep bir haritayla hareket etmenin zorunlu sonucudur günah. Bu sınırlar, insanı, yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla insan kılar ve bir çırpıda dindarlığın çevreni kalın duvarlarla örülüverir. Alışkanlıklar bağımlılıklara dönüşür. Taassuba. Dogmatizm insan bilincinin en eski hastalığıdır. Güven verir çünkü. Nerede korku varsa, muhakkak orada taassub da vardır. Taassubun olduğu yerde, haz, çaresiz ertelenmek zorundadır.
- Sinemada vizör kadar kalemin gücünün önemine vurgu yapıp, sinemada halen edebiyatın eksik olduğunun altını çiziyorsunuz. Bu önemli. Bunun üzerine konuşalım isterim.
Modern yaşamın en belirgin vasfıdır hız. Bilhassa görüntünün hızı. Öyküyü yok eden bu. Müzikle ezilmiş görüntüler. Konuşmalara, söyleve, söyleme tahammül edemeyen naif izleyici beklentisi. Öykü, bu yüzden gittikçe önemini kaybediyor. Öykü, yani dil. Söz. Sözcük. Yönetmen, içsel ritmi hızlandıkça, sırf vizörüyle harikalar yaratacağına inanmaya başlıyor. Dilin, sözün, sözcüğün egemenliğinden kurtulacağını sanıyor. Sinemada şu içi boş özgünlük vehmi, bir tür ergenlik düşü haline gelmese iyi olur. Hâlâ öyküye ihtiyacımız var. Hurafeye.
- Sanat ve Felsefe kitabının önsözünde de, muhafazakar sanat için ‘kendisi yok ama şimdiden bir manifestosu var' diyorsunuz. Muhafazakar sanat neden farklılıklara tahammülsüz ve sanat ile muhafazakarlık pek de örtüşmüyor?
Sanatın varlık nedeni tahayyül. İnsan hayal edebildiği için sanat var, akledebildiği için değil. Tahayyülün muhafaza edilmesi zorunlu sınırları olmadığı için, sanatın değil sadece, sanatçının da muhafazakârı olmaz. Samimi kanaatim budur, sanatçının dindarı olur ama muhafazakarı olmaz!
- Mekke'nin fethinde, Hz. Muhammed Kabe'nin içindeki putları tek tek kırıyor fakat Hz. Meryem'le çocuk İsa'nın resmedildiği freski eliyle kapatıp ona dokunulmamasını emrediyor. O freski neden sildirmemiş olabilir?
Yetim olan yalnız olandır. Sahipsiz kalandır yetim, şefkatsiz bırakılan. Rahmet eril, şefkat dişildir. Peygamber Efendimiz, zannımca, anne ve çocuk tablosunda açığa çıkan şefkat nedeniyle o freskin silinmesine razı olmamıştır. Babanın koşullu rahmetinin yanısıra, belki de annenin o koşulsuz şefkatini özlemiş olmalı.
- Mimarlık ve Felsefe kitabınızda şehrin tam ortasında, camdan bir mescit düşündüğünüzü belirtmişsiniz. İçi görünen, şeffaf bir mescit arzusu neden?
Nezdimde, modern mimarinin simgesi cam ve çelik yapı. Çelik sayesinde artık ağırlığın taş veya beton duvarlar aracılığıyla zemine aktarılmasına gerek kalmadığı için, cam örtüler dışarıyla içerinin arasını ayıran o katı kütlenin yerini aldı. Şeffaflık ve zerafet güçle birleşti. Şahsen bu gelişmenin mabed mimarisinde yansımalarını görmek isterim.
DÜŞÜNCE ADAMLARINDAN İYİ KOCA OLMAZ!
- Sinema ve Felsefe kitabındaki "Sahte Şehvet" yazısında Marilyn Monroe ile yazar Arthur Miller ile evliliği hakkındaki yorumunuz dikkat çekici: "Zannediliyordu ki ancak bir yazar kelimeleriyle bir kadına şifa verebilir" diyorsunuz. Edebiyatçıdan iyi koca olmaz mı?
Edebiyatçılardan değil sadece, düşünce adamlarından da genellikle iyi koca olmaz. Düşünür ve sanatçılar kadının kendisinden çok hayalinin peşindedirler, niteliklerinden ziyade salt varlığının. Yazmayı bilirler ama sevmeyi pek bilmezler. Sevmek ve sevilmek ilim değil, irfan gerektirir çünkü. Hakikati uzaktan da görebilirsiniz, ama kokusunu duymak için yakınlaşmanız gerekir. Kadını, yani doğayı tanımak için erkeğin sözcüklerden fazlasına ihtiyacı vardır. Örneğin yanmaya.
- Estetik ve ideoloji konusunda da ilginç fikirleriniz var. Mesela Türk solunun sanatı daha ciddiye aldığını belirtiyor ve ekliyorsunuz: "Sağ estetik olmaz, ‘dini estetik'e gelince, ülkemizde bu terkibin sadece lafzı değil, kavramı da yok ne yazık ki' diyorsunuz.
Güzel kadar güzeli tanımak edimi de varlık karşısında dişil bir tavır-alışın sonucu. Sağ bilinç, hukuk, tarih, ekonomi gibi geniş hacimli büyüklüklere duyarlı. Sağ oldum olası heybetten yanadır, cesîm olanı, sağlam olanı sever. Piramitleri katedralleri pagadoları, gökdelenleri. Sanat ise kelimenin tam anlamıyla küçüklükte, zayıflıkta tecelli eden ihtişamın alanı. Bu nedenle daha kırılgan, daha zarif, daha dişil ruhları davet eder sinesine. Dindarlık günümüzde bir sağ ideolojiye dönüşmeseydi, tarihte olduğu gibi, mensuplarından pekâlâ bu yüksek duyarlılığı beklerdik, bekleyebilirdik. Ne ki iktidar ve tatmin, sanatçıyı ihtiyaç duyduğu o ezelî yoksunluk / yoksulluk duygusundan uzaklaştıracağı için, güçlü yaratılar için bakışımızı ister istemez şehrin ara sokaklarına çevirmeliyiz. Tutunamayanlara. Çelimsiz bedenlere ama güçlü yüreklere.
- Yine aynı kitapta, İstanbul için "obezleşen bir şehir" tanımı yapıyorsunuz?
Çocukluğumda neredeyse bir-iki milyon olan bir şehrin nüfusu şimdi yirmi milyona dayanmış durumda. Nefes almak bile neredeyse imkansız gibi. Artık yapacak pek bir şey yok, doğal sınırlarına dayanmış hasta bir şehir İstanbul. Teknolojinin yardımı bir yere kadar. Korkarım ki hastamız bu teknik destekle biraz daha yaşar, ama hepsi o kadar. Daha uzun yaşatmak mümkün olsa bile bu sefer bunun adına yaşam diyemeyiz. Bina suretindeki beton lahitler içinde yaşamaya bir an evvel alışmalıyız.
- Mimarlık ve Felsefe kitabında, kapitalizm seni bu sefer sarığıyla, cübbesiyle, seccadesiyle betona gömüyor, ey talib farkında bile değilsin, diyorsunuz.
Kârı maksimize etmeye ayarlı itkiler din, mezhep, inanç gözetmez. Gerekiyorsa namazını kılar, orucunu tutar, kurbanını keser, ama piyasanın buyruklarına karşı gelinmesine asla izin vermez. Sermayenin kendi dışında kıblesi olmaz, onun kıblesi kendisidir. Mammon da tıpkı Tanrı gibi kendisine şirk koşanları asla bağışlamaz.