Şiir bir büyüdür
Ümran Avcı, uavci@htgazete.com.tr
Fotoğraf: Serkan Akkoç
Riitta Cankoçak Finlandiya'da dünyaya gelen Türkiyeli bir şair. Stockholm Üniversitesi'nde Kuzey Dilleri okuyarak rehberlik ve İtalyanca'dan çevirmenlik diploması aldı. 2004'te "Göçmen Kuş", 2010'da da "Hurilere Mektuplar" adlı şiir kitaplarıyla kısa sürede tanınıp sevildi. Şiirlerinde kimi zaman "Sahibini arar hayat", kimi zaman da "Kadın derin bir devlettir" diyen Riita Cankoçak ile hayatı ve şiirleri konuştuk. Göçer bir yaşam süren Cankoak; "Şiir bir büyü benim için. Büyü peşinde olan insan hiçbir ülkeye, hiç kimseye bağlı olamaz" diyor.
- Finlandiya'da doğdunuz, 19 yaşında yola düştünüz. Rota nasıl ilerledi? Ve neden göçer olmayı tercih etiniz? Şairliğin ruhunda mı var?
Evet şiirin ruhu zaten maddi olmaktan başka bir şey. Evrensel bir ruh. Şiir bir büyü benim için. Büyü peşinde olmak isteyen veya olmak zorunda olan bir insan hiçbir ülkeye, hiç kimseye bağlı olamaz. O yüzden belki bu dünyaya bile bağlı olamaz. Orasını bilmiyorum o nedenle o sulara girmeyeyim şimdi. Belki şiirin suçudur. Bütün suçu şiire atabiliriz. Annem Rus kökenli. Rusya'dan 1942 yılında bir gece evlerini elleriyle yakıp kaçıyorlar. 300 bin kişi kaçıyor oradan. Belki düşmana bir şey bırakmamak, belki kızgınlık, üzüntü nedeniyle yakıyorlar evlerini. O bölge o zaman Stalin'in işgali altında. Annem de 12 yaşındayken öyle yola çıkıyor. Annem de bir savaş göçmeni yani. Küçük kardeşi bombalama sırasına ölüyor. Bu annemin hikayesi ama annemin hikayesi benim de hikayem aynı zamanda. Dünyada herkesin bir hikayesi var. Maalesef dünyamız böyle. Bu benim için çok etkileyici bir hikaye oldu. Sonra annem Finlandiya'ya göç etti. Oraya yerleşti. Biz alışkınız göç etmeye yani. Stockholm'de okudum ve çalıştım. Sonra İtalya, Meksika, Almanya ve Türkiye...
- Belki de annenizin trajik hikayesi sizi şiirle buluşturdu?
Evet şiirin yarısını hüzün olarak sayarsak eğer; o mutlaka anneme ait olan bir hüzün. Sadece anneme değil, bütün dünya annelerine ait o hüzün... Şiir benim için bir büyü. Büyülere inanmıyorsam bile büyü bilmediğimiz bir büyü. Şiir bilmemenin bir ürünüdür aslında. Şiir öngörmektir. Şiir anlamsızlığın anlamı belki de.
- Bir şiirinizde, "Dünya güvercinin kötü rüyasıdır" diyorsunuz...
Öyle. Annemden çok şey öğrendim. Dünyayı annemden öğrendim. Annem böyle bir hikaye yaşadı ama hiçbir zaman bize Ruslar'ı düşman olarak göstermedi. Hiçbir zaman Ruslar için kötü konuşmadı. Aynı kaderi paylaşan insanlar genelde aynı tavrı aldılar. Orada düşman aranmadı. Annem "Ruslar bize bunu yaptılar" demedi. Annem "İnsan bize bunu yaptı" dedi. O yüzden bunu hiç unutmuyor ve hep içimde taşıyorum. Tabi ki hüzün ve insan şiirin içinde kaybolmuyor.
TÜRKİYE BÜYÜK BİR ŞİİR
- Bilmece şiirinizde, "Dehşet dolu bir depodur zaman" diyorsunuz. Şiir de depoda gizli kalmışları gün yüzüne çıkarır ve insanı bam diye vurur.
Zamanla konular unutuluyor. Şiir o konuların parçalarını topluyor. Biz de o konuların parçaları oluyoruz çünkü bir kere buraya düştük. Bazen üzülüyorum çünkü modern insanın etrafta olup bitenlerden çok uzak kaldığını düşünüyorum. Hayattan uzak kalıyoruz. Bazen zamanın bir kutu içine konulup saklanabileceğini düşünüyoruz. Hatta zamanın sahibi bizmişiz gibi davranıyoruz. İnsanın böyle kötü bir huyu da var. "Zamanım yok" diyor insan. Sanki zaman insana aitmiş gibi zamanı sahiplenici konuşuyor. "Benim" diyor zamandan bahsederken. Tersine biz zamana aitiz. İnsan üzülüyor bu durumlara ve o yüzden şiirlerde böyle cümleler çıkıyor ortaya.
- Göç eden bir insan olarak soruyorum size: Her ülke kendi şiirini ki yazdırıyor insana?
Kesinlikle öyle. Türkiye benim için başbaşka ama büyük bir şiir. Fena şekilde aşığım ve çok seviyorum bu ülkeyi. Başka çok sevdiğim ülkeler de var tabi. Ben dünyayı ve insanı seviyorum. Her ne kadar bu kadar mı yapabilir bir insan kötülüğü deyip insandan nefret etsem de insanı seviyorum. Her ülkenin kendisine ait bir dünyası var. Dil, kültür, kişilik. Türkiye bambaşka bir kutu.
- Nasıl bir şiir Türkiye?
Türkçe'nin sesi benim bildiğim diller arasında en güzel sese sahip. Hatta kendi ana dilimden bile güzel. Öyle güzel ki, bu ülkeye ilk geldiğimde bir çocuk gibi hissettim kendimi. Türkçe'yi de bir çocuk gibi öğrendim. Şöyle ki; çocuğum burada dünyaya geldi ve burada büyüdü. Adı Yunus. Yunus öğrenmek için ‘bu nedir?' diye sorup yanıtını alırken ben de onunla birlikte tekrar edip öğrendim kelimeleri. Yaptığım bu yolculuk benim için çok başka bir yolculuk oldu. Anneliği ve yeni bir dili aynı anda öğrenmek çok güzeldi. Ayrıca yaşadığım deniz kıyısındaki köyde insanların beni hemencecik kabul etmesi çok güzeldi. Annemi nasıl unutamazsam, insanların beni sahiplenmesini de unutamam.
- Çocuğunuzun adının Yunus olmasında Yunus Emre'nin bir etkisi var mı?
Evet var. Farklı nedenleri var o ismi seçmemizin. Yunus Emre bir etken. Ayrıca okunuşunda çıkardığı ses çok güzel. Bir de yunus balıklarını çok seviyorum.
- Seramik ve heykel de yapıyorsunuz. Şiirle heykel yapımı arasında benzerlik var mı?
Var. Aslında her şeyde bir şiir var. Şiirden kaçmak mümkün değil. Heykel yaparken aletlerim yoktu, çamur ve killere şekil verirken ellerimi kullanıyordum. Heykel daha somut ve üç boyutlu. Çamurun mutlak bir nesneye dönüşme macerası şiirde biraz farklı. Şiirde metaforların içinde kayboluyorsunuz. Biraz farklılık olsa da benzerlikler de var elbette. Çamura parmağını bastığın andan itibaren orada bir iz bırakıyorsun. Şiir de öyle. Güzel bir kelimeyi yakaladığın zaman iz bırakıyorsun.
- Nasıl bir his o istediğin kelimeleri, cümleleri oluşturma anı?
Korkunç bir durum. Üretmek güzel bir şey değil. Şiddet dolu bir durum. Hatta çok üzülüyorum yaratıcı insanların etrafında olanlara. Çünkü üretme öncesi ve üretim anındaki dönemlerde sıkıntılı bir ruh hali geliyor. Fırtına öncesi havalar gibi. Önce bir fırtına çıkıyor sonra da o kelimeler ve cümleler... Çok sağlıklı bir durum değil. O dönem yalnız kalmak gerekiyor. Şairin bazen yalnız kalması iyidir. İnsanlar ölürken de tek başına değil mi? Yaratma meselesi böyle bir şey.
ŞAİR BİR TANRI MİSAFİRİDİR
- Yeni şiir kitabı geliyor mu?
2010'da "Hurilere Mektuplar" geldi. Özel bir çalışmaydı. Üç uzun şiir var. Bir diyalog kitabıydı. Huriler benim için çok ilginç. Uzun süredir bir kadın olarak buradayım. O yüzden böyle bir kitap orta çıktı. Hurilere Mektuplar kitabından sonra Finlandiya'da Fince iki şiir kitabım çıktı. Şiirlerimi iki dilde yazıyorum. Şimdi "Yoklama" adlı şiir kitabımı tamamladım. Fakat bu arada ilk kez bir öykü kitabı hazırladım, bir de roman yazdım. Üçü de bitti. Bakalım önce hangisi çıkacak fırından.
- Siz çeviri de yapıyorsunuz. Bir şiiri kendi dilinden okumanın tadı elbette farklı.
En iyi mi orasını bilmiyorum. Ben ana dili meselesini biraz protesto etmek istiyorum. Doğru ana dili var, baba dili var ama bir de her insanın kendine ait bir dili de var. Tek kişilik dili de var. Bence herkesin öyledir. Ben şimdi sizinle Türkçe mi konuşuyorum bilmiyorum. Sizin gibi konuşmaya çalışıyorum. Kelimeleri toplayıp benzetmeye çalışıyorum. Şimdi bu kimin dili olabilir ki? Ana dili değil, baba dili değil, konuşurken hata da yapıyorum. Ama sonuçta öyle bir hakkım olduğunu da düşünüyorum. Susmak da olmaz sonuçta burada yaşıyorum. Çeviride şöyle bir şey var: Şair bir tanrı misafiridir. İki insanı birleştirmeye çalışan bir elçi. Şair kelimeleri yeteneğiyle birleştirerek bir şiir ortaya çıkarır. Burada ana dili önemli. Çeviri aynı tadı vermeyebilir belki ama farklı tatlar almak da önemli. Dünyada tek bir dil yok. Önemli olan oradaki kaynağa sadık kalmak.