Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Akademisyen Nuran Yıldız ile yeni kitabı “Aşk Yüzyılı Bitti”yi konuştuk. Yıldız, kocanızın sekreterinin “Kocanız beni diğer sekreteriyle aldatıyor” diye karşınıza çıktığı bir çağda aşkta, işte ve siyasette yaşanan değişimi ve dönüşümü anlatıyor

        Ümran AVCI

        uavci@htgazete.com.tr - 2123136786

        Düşünün, kapınız çalıyor ve kocanızın sekreteri karşınıza dikilip "Kocanız beni diğer sekreteriyle aldatıyor" diyor... Ne yaparsınız? "Benim kocam yapmaz" demeyin. Öyle bir çağdayız ki, başımıza her an her şey gelebilir. Nuran Yıldız'ın yazdığı araştırma – inceleme kitabı "Aşk Yüzyılı Bitti / Aşk'ta, İş'te, Siyaset'te Yeni Zamanlar" bunun gibi örneklerle dolu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Nuran Yıldız birkaç yıl önce haber sitesinde "Aşk Yüzyılı Bitti Seks Yüzyılı Başladı" başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Yazı, birkaç saat içinde 80 binin üzerinde tıklandı. Okurdaki ilgi, akademisyen kimliği nedeniyle Yıldız'ın da merakını uyandırdı ve bu konudaki çalışmasını genişletti. Sonunda da ortaya bu kitap çıktı. Yıldız ile kitabını konuştuk.

        - Bu kitap neden yazıldı?

        Çünkü giderek mutsuzlaşan ve yalnızlaşan insanlar yığını oluyoruz. Hemen herkes benzer mutsuzluk, başarısızlık, yalnızlık içindeyken, yanlışı kendisinde arıyor. Psikiyatr ve psikologlara ilgi artıyor, ilaç kullanımı yaygınlaşıyor. Kişisel gelişim kitapları satıyor vs. Oysa bunu insana, dışındaki dünya yapıyor. Okurların "Neden ve nasıl yapıyor?"u anlamasını istedim. Tüm solcuların okumasını isterdim, gördüğüm kadarıyla daha çok sağcılar okuyor.

        - 68 kuşağının cinselliği yaşamasıyla, bugünün bireyinin cinselliği yaşaması arasında nasıl bir fark var?

        68 kuşağının cinselliğe yaklaşımı, bir özgürleşme aracı olarak görmesiydi, bugün ise cinsellik her şeyiyle nesneleşen bir tüketim aracı. En önemli fark bu. 68 kuşağında cinsellik var oluşun, şimdiyse tüketimin simgesi.

        - Sanal dünyada kurulan ilişkilerin bu kadar kabul görmesini neye bağlamak lazım? Düşünsenize, yalnız ve yorgun birine "ben buradayım" diyen bir yapı var. Sanal alemin cazibesini oluşturan bu mantık. Bir tarafta kalabalıklar arasında yalnız ve üstelik anlaşılmadığını düşünen insanlar var, diğer tarafta "iletişim ve bağ" kurmayı vadeden sanal dünya var. Bir de elbette insanlarda sevimsiz bir gerçek dünyadan kaçma eğilimi olunca, bu kabul kaçınılmaz. Bireydeki boşlukları doldurma vaadi yaşamsal bir vaat.

        - İnsanların belirsizlikle baş etmek için astrologlara yöneldiğini söylüyor, buna örnek olarak da astrologların ekonomi programlarına davet edilmesini gösteriyorsunuz.

        Elbette, insan doğası gereği belirsizlik istemez. Güven ve emniyette olduğunu bilmek ister. Oysa dünya sürekli kriz yaşıyor. Medya aracılığıyla dünyanın bir yerindeki olumsuzluk başka bir yerine hızla ulaşıyor. Herkes kaygılı ve korkulu. Dolayısıyla nasıl bir güne uyanacağını bile bilmeyen biri bunu kendisine söyleyebilecek kişilere gerek duyuyor. Sadece astrologlar değil, falcılık sektörü almış başını gidiyor. Bir yanda kahve falı baktıran kafeler var bir yanda Akmerkez'in tam karşısında ofisi olup, seansı binlerce lirayı bulduğu halde kapısında kuyruk olunan astrologlar var. Herkesin derdi iyi ya da kötü belirsizliği azaltacak şeyler duymak.

        - İnsanları acımasızlık ve kayıtsızlığa yol açan "ekran röntgenciliği" nedir?

        Kavram John Berger'e ait. İfade ettiği şey, başkalarının başına gelen şeylerin cazibesi, insanı kendi dünyasının gerçeklerinden uzaklaştırıyor. Başka insanların ölümünü izlemek, kendisinin yaşadığının altını çizdiği için rahatlatıyor. Yani daha çok savaş görüntüsü izlemek, savaşın ne kötü bir şey olduğunu anlatmaz, savaş kavramına yabancılaşmayı sağlar. Korkunç bir şey bu.

        - İlişkilerde melezleşme üzerine konuşalım mı? Bugünün ilişkileri nasıl değişti?

        Sosyal melezleşme ve teknolojik melezleşme birbirlerini doğuruyor diyebiliriz. Teknoloji nasıl "hem o hem bu" şekline döndüyse, yani bir telefon belki de en az telefon işlevinde, en çok bilgisayar, tv işlevindeki gibi melezleşmişse, toplumsal ve siyasal özneler, aktörler de öyle. Sağ bir siyasi parti sol politikaları, sol bir parti sağ politikaları savunuyor. En çok aile içindeki ilişkiler etkileniyor bu durumdan. Kadın hem eş, hem anneyken şimdi çalışan ve faturaları da ödeyen erkek rolünü de taşıyor. Erkek de çocuk bakımında, mutfakta kadın rollerine geçiyor. Bu da belirsizlik alanlarını artırıyor, evliliklerin sorun yaşamasına yol açıyor. Boşanmaların çoğunluğu aldatma ve rol çatışmasıyla ilgili. Erkeklerin "gerçek bir kadın istiyorum", kadınların "tam bir erkek" ifadelerinin altında biraz da bu var.

        - Yaptığınız çalışmaya göre insanlar televizyon yıldızları gibi partner arıyor, bulamayınca hayal kırıklığı yaşıyor.

        Aynen öyle. Medya içeriğindeki kadınlar kusursuz. Erkekler de öyle. Her zaman bakımlılar. Bir sahnede sevişiyorlar, sabah kalktıklarında kadının saçı, makyajı hiç bozulmamış. Adam bir de kendi yaşamındakine bakıyor. Sabah kalkınca saç baş bir yana gitmiş, burnu akıyor vs. Kendisini de fazla önemsediği için o güzel kadın ve adamlar orada bir yerde kendisini bekliyor sanıyorlar. Yok öyle bir şey. Bu kocaman bir yanılsama. Hayatındaki insana emek verip, özen göstersene.

        - Mobil birey nedir?

        Sürekli hareket halindeki insanı anlatıyor. Hem mekânsal olarak hem de kendi iç dünyasında sürekli hareket halinde. Ne yorucu!

        'AŞK KAVRAMI ZOMBİLEŞTİ'

        - Kitapta iki ayrı saptama var. Birincisi, bugünün "Prozac Çağı" olarak tanımlanması diğeri de, modern dünyanın genelinin açık bir ruh hastalıkları kliniği olmaya doğru gittiği...

        Evet. Çünkü herkes hızla, değişimle, "seçenekler varmış gibi"yle, mücadele ediyor. Kendi istediği başka, yaşamak zorunda olduğu başka. Güven hissi yok. En çok da yalnız. Yalnız. Yalnız. Bu çelişkiler ve olumsuzluklar bir arıza oluşturuyor. Kimi bunu ilaçlarla çözmeye çalışıyor. Herkes arıza ama herkes karşısındakini arıza sanıyor.

        - Zombileşen aşk kavramı da hayli ilginç.

        Günümüz aşklarının çoğu öyle. Aşkın tüm semptomları var ama aşk değil. En basitinden gerçek aşk sahip olduğu ve olmadığı her şeyi vermek ister, zombileşen aşk ise almak, talep etmek üzerine kurulu.

        - "Ülkemiz insanları birbirlerinin gönüllü psikoloğu" saptaması var. Demek ki kitabın genelinde çizilen "yalnızlaşma" bizde nispeten daha az...

        Biz sıkıntılarımızı başkalarıyla paylaşırız. Geleneksel yapımızda bu var, dostluk, komşuluk ilişkilerimiz dertleşme üzerine kurulu. Ne var ki artık bu da siliniyor. Aynı katta oturup da hiç tanışmayan insanlar olmaya başladık.

        - Dizilerin tarzının değiştiğine yönelik de bir saptama var. 70'ler ve 80'lerde aileyi kutsayan diziler (Küçük Ev, Cosby Ailesi, Süper Baba, Perihan Abla) dikkat çekerken şimdilerde "Umutsuz Ev Kadınları" gibi mutsuz ilişkileri anlatan diziler revaçta.

        Evet. Toplumsal veriler değişince bu da dizilere yansıyor. Aileyi ve dostluğu kutsayıcı dizilerden yalnız insanların öykülerine geçtik.

        - Tek başına olmakla, yalnızlık aynı değildir saptaması üzerine konuşalım isterim.

        Yalnızlık başkalarının olmaması halidir. Tek başınalık ise ruhsal bir durum. Bir akşam yemeğinde bir masanın etrafında olmanız, yalnız değilmişsiniz algısı yaratır, ama kendinizi o insanlarla aynı dünyada hissetmiyorsanız o masada bile tek başınızasınızdır.

        - Yeni zamanın en sinsi salgın hastalığının korku olduğunu belirtiyorsunuz.

        Maalesef öyle. Her şeyden ve herkesten korkar oldu insanlar. Çocuğu eve gelinceye kadar kaygıyla bekleyen anneler, bankta unutulmuş masum bir çantayı bomba sanma hissi. Dünyanın bir yerinde olan okul baskını dünyanın öbür yerindeki aileleri korkutuyor. 11 Eylül'le her yerde her şey olabilir demeye başladık, Norveç katliamıyla herkes manyak olabilir demeye.

        - "Aşk Gemisi" jilet oluyor... "Aşk Gemisi"nin jilet olması aşkın sonu geldiğinin ipucu mu?

        Bizim kuşak hep o Pasific Princess'e binip bir yakışıklıyla ya da güzel bir kadınla karşılaşmayı hayal ederek büyüdü. "Aşk Gemisi", aşk için ortamdı. Aşkın çöpü boyladığı bu günlerde, geminin de jilete gitmesi bir yanıyla rastlantı gibi görünse de, aslında değil.

        Diğer Yazılar