Her dokunuşun bir öyküsü var
Ümran Avcı, uavci@htgazete.com.tr - 2123136786
Yalçın Tosun'un kaleme aldığı "Dokunma Dersleri", adından da anlaşılacağı gibi pek çok derde dokunan öykülerle dolu. Okuru, kadına yönelik şiddetten çocuk cinsel istismarına, LGBTT bireylerin ötekileştirilesinden yoksulların derdine ortak eden hikayeler. Bir öyküdeki karakterin anlatımıyla "Kendi rüyaları olmayanların" hikayeleri. Yalçın Tosun kitabın ortaya çıkışını, "Dokunmaktan korkanlarla, yüzleşebilecek cesareti olanları bir araya getirdiğimi gördüm zaman zaman. ‘Dokunma Dersleri' böyle doğdu" diye anlatıyor. İlk kitabı "Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler" ile 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü'nü, ikinci kitabı "Peruk Gibi Hüzünlü" ile de Sait Faik Hikaye Armağanı'nın kazanan Yalçın Tosun ile "Dokunma Dersleri" üzerinden edebiyatı konuştuk...
- "Dokunma Dersleri" pek çok derde dokunan öykülerle dolu..
Jane Campion'un filminde vardı: "Dokunmanın kendi hafızası vardır" diyordu filmdeki şair (Keats), hep aklımda kalmıştır. Çok mahrem bir şeydir aslında dokunmak. Öncesi ve sonrası vardır. Dokunduğunuz ya da dokunmaktan caydığınız o tedirgin ya da şehevi an vardır sonra. Ya da size dokunulan o an, anlar... Hepsinin bir öyküsü var gibi gelir bana. Yeni öyküler biriktikçe ve kitaba doğru yol aldıkça gerçek ya da zahiri dokunmalardan örülü olduğunu fark etmeye başladım öykülerin. Dokunmaktan korkanlarla, yüzleşebilecek cesareti olanları bir araya getirdiğimi gördüm zaman zaman. "Dokunma Dersleri" böyle doğdu diyebilirim.
- "Meselelere" edebiyat eliyle dokununca sanırım ortada duran ama görmezden gelinen sorunlar daha sert, daha açık bir şekilde konuyor ortaya...
Hiçbir zaman mesaj kaygım olmadı öykü yazarken. Ancak kişisel dertleriniz, dünyaya attığınız ağrılı bakışlar bir yerden sızıyor yazdığınız satırlara. Edebiyatın edebiyattan başka bir derdi olmamalıdır, buna inandım hep. Ancak dünyevi dertleriniz satır aralarında zaman zaman çıkıverir ortaya. Bu bağlamda edebiyat gizli gizli birçok duygu geçirir okuyucuya. Daha sert mi bilmiyorum ama daha olması gerektiği gibi geliyor bana.
- Bu kitapta, "Kibritçi Kız" öyküsü de dâhil birkaç yerde LGBTT bireylerin ötekileştirilme hikâyelerine rastlıyoruz. Sinema, film ve edebiyat yoluyla belki bu ötekileştirmenin önüne geçip, normalleşme sürecini hızlandırabileceğimizi düşünüyorum...
Bir birey olarak LGBTT hareketine ve oluşumlarına her zaman desteğim tam. Cinsel yönelim ve kimlik konularında mutlak bir özgürlük ve eşitlikçi tavra sahibim. Bir edebiyatçı olarak ise, baskın olmayan cinsel yönelimlere sahip öykü kişilerim var, evet, tıpkı homofobik karakterlerin de olduğu gibi. Bunlar benim için çok olağan, bu anlamda öncesini sonrasını sorgulamıyorum. Öykü ne gerektiriyorsa onu arayıp buluyorum. Yani sosyal değişim ve dönüşümlere yol açar mı diye düşünerek yazmıyorum öykülerimi. Ben öykü kişilerini elimden geldiğince bütünlüklü görmeye çalışıyorum. Eşcinsel ya da biseksüel olmaları onların bir sürü özelliğinden sadece biri. "Başka neleri var, bu kişinin varlığına neden inanayım" çevresinde düşünüyorum.
- "Homoeroticus" öyküsünde bir karakterin kitapçıda kitap seçerkenki hali çok güzel tasvir edilmiş.Kitap âşıkları kitapçılarda tarifsiz bir duygu seli yaşarlar gerçekten de...
Kitapçılar benim için çok önemli yerler. İlk gençliğimden beri böyle oldu bu. Çok belli rutinlerim vardır, yıllardır gün aşırı yaptığım. Sürekli uğradığım kitapçı ve sahaflarım sonra... Kitapçıda önceden karar vermediyseniz eğer hangi kitabı alacağınızı seçtiğiniz o ânın çok özel olduğunu düşünürüm. O yüzden kitapçılarda, kitaplarla birlikte onlara bakan insanları izlemek hoşuma gider. Gözlerindeki utangaç ve bazen meraklı anlamları takip ederim. Bir oyun gibi bir şeydir benim için bu.
- "Bir Kocanın Gizli Defterinden" adlı öyküde, evliliğin tarifi şu cümleyle yapılıyor: "Sözcükleri tozlanmasın diye özenle paketleyerek rafa kaldırma sanatıdır evlilik..."
Evli insanlar üzerine çok düşünmüş ve gözlem yapmışımdır. Tuhaf bir şekilde birbirine benzediklerini görüyorum evli çiftlerin. Başta benzemiyorlarsa da, yaşlandıkça birbirlerini iyice andırır oluyorlar. Sanıyorum insan fiziksel olarak da kendine benzeyen kişilerden daha çok hoşlanıyor. Bu birbirine benzeyen iki kişi zamanla bir dil oluşturuyorlar ve bu dil konuşma dışında birçok işaretten örülüyor. Bu hem matrak hem çok hazin bir şey aslında... Sözcükleri azaltarak, alışkanlıkları koyultuyoruz. Acıklı.
- Oyunculuk atölyesinde geçen "Sıcak Sandalye" öyküsünde oyuncu adaylarına geçmişlerini bir malzeme gibi görerek oyunculuk sanatında kullanmaları öğretiliyor. Türkiye bir yazar için malzeme üretme konusunda oldukça verimli olmalı.
Bu nasıl bir insan ve yazar olduğunuzla alakalı. Ben çok dışa dönük biriyim, dünyaya ve insanlara karşı çok meraklıyım. Sokak severim çok. Vapur, tren severim. Ama sadece kendi kişisel acı ve tarihlerini kurcalayarak yazanlar da çok. Sürekli acı şeylerin yaşandığı bir ülkede örneğin kendi bireysel acılarınızla örülü bir ‘edebiyat' yapmakta tehlikeli bir entelektüel kibir görüyorum ben. Tabii ki yazdıklarınızda her zaman siz de varsınız, bundan kaçış yok. Ama bir orta yol bulunabilir. Sözüm odur ki, dünyaya ve ötekilere kendini katarak, palette yeni bir renk oluşturulabilir bence. Ben bunu deniyorum.
"'EDEBİ' OLMAYA ÇALIŞMAKTA EKŞİ BİR TAT VAR"
- "Peruk Gibi Hüzünlü" de öyleydi; sarsan, tokatlayan, okuru insan eliyle gelen çirkinliklerle yüzleştirme konusunda okuru rahatsız edici, yerinde rahat oturtmayan, öyküler vardı. "Dokunma Dersleri" de öyle. Meselelerin ağırlığı yazara nasıl geçiyor?
Tek bir ruh hâli olmuyor tabii. Ama soğukkanlı olmaya çalışıyorum tehlikeli sularda yüzerken. Bu çok hesaplı kitaplı yazdığım anlamına gelmiyor tabii. Hesapla kitapla, süslü söz oyunlarıyla dolu, başkalarına öykünmeli yazıları sevmiyorum. Sadece zekâ gösterisi amacı taşıyan kurgusal oyunlarla bezeli ve bazı ‘edebi' sonuçlar hedeflenerek yazılanları da. Edebi olmaya çalışmakta ve buna zorlanmakta ekşi bir tat var. Yazarken önce sezgilerim geliyor hep ve yazmanın şehveti her zaman var benim için. Bir bilinçsiz bilinç hâli diyorum ben buna, nasıl olduğunu tam anlatamıyorum çünkü. Aslında anlatmak işime de gelmiyor.
- Bir olay olduğunda, biri birine bir "kötülük" ettiğinde ya da dışarıdan öyle göründüğünde insanları mahkemelerde ya da vicdanlarda yargılayıp, cezasını kesiyoruz. Oysa edebiyat biz önyargılarımızdan kurtarıyor. Edebiyatın terazisi daha adil gibi... Ne dersiniz?
Bu sorunun yanıtı bende çok uzun. Kendi adıma şöyle diyebilirim: Bütün öykü kişilerime aynı mesafede durmaya çalışıyorum. İyi ve kötü kavramlarına güvenmiyorum çünkü. Asıl mesleğim olan hukuk akademisyenliğinde de böyleyim. Efendim şüphedir. Şüpheyi elden bırakmazsanız, yazdığınız öyküdeki kişilere ya da olaya belli bir mesafeden bakarsanız bence bahsettiğiniz adilane duygu doğuveriyor. "Dokunma Dersleri"ndeki "Soğuk Yılan" adlı öyküyü okuyan bir okurum imza gününde şöyle demişti: "Öyküde önce kıza kızdım, sonra annesine, sonra ikisine de kızdım, öykü bittiğinde ikisine de kızgınlığım bitmişti, sadece acıyordum onlara artık." Üç sayfada okurun bu gelgitleri yaşamış olduğunu ve sonunda tarafsız bir yerden baktığını öğrenmek beni mutlu etti. Öykü kişilerine değişken hisler beslemiş olması, terazisinin kefelerinin sürekli oynayıp durması hoşuma gitti. Hayat da böyle, çünkü adalet dediğimiz şeyin kafası çok karışık.