Bir Istanköy izlenimi
Yorgun Herkül’ün bacakları bizdeydi; gövdesi ve başı Amerika’da...
Sonra gövdeyi Boston’dan aldık, Antalya’ya getirdik...
Anadolu topraklarındaki bu çok değerli sanatsal varlıklar bugün Türkiye coğrafyasının iftihar varlığı olarak evrenselleşmiş durumda...
Benzer bir anlayış bugün Yunan toprakları denilen civar adalarda yer alıyor.
Civar adalar deyince meşhur on iki adayı kast ediyorum.
Bu hafta sonu Kos adasındaydım. On iki adanın en güzellerinden birisi Kos adası...
Bu on iki ada, Türkiye’nin deniz sevmeyen cumhuriyet yöneticilerinin umurunda olmayan bir ihmal ile Yunanistan toprağı oldu.
On iki Ada 1912’ye kadar Osmanlı’nın toprağıydı. Birinci Dünya Savaşı sonunda İtalya’nın egemenliğinde kaldı.
İkinci Dünya Savaşı sonunda İtalyanlar bu adaları Yunanlılara verdi. Açıkçası başından savmak istiyordu. Türkiye isteseydi bu adalar bugün Türk toprakları olacaktı.
Yunanistan’ın topraklarına son katılan yerler olan ve On iki Ada olarak geçen adalar Kos (Istanköy), Rodos, Patmos (Batnoz), Leros, Kalymnos (Kelemez), Astypalaia (Istanbulya), Nisyros (İncirli), Tilos (Cilyaki), Simi (Sömbeki), Chalki, Kastellerizo (Meis) ve Karpathos’dan (Kerpe) oluşuyor.
Kos (Istanköy) adası Turgutreis’e 10, Bodrum’a ise 18 dakika uzaklıkta. Yani elinizi uzatsanız oradaki camilere, mescitlere değebilirsiniz. Suyun öteki yanı bizden izlerle dolu...
Ama bu sular dünya coğrafyasında bugün Ege Denizi yerine “dodecanese sea“ yani ‘on iki ada Akdeniz’i deniyor.
Bodrum’dan gözüken Kos’a vardığınızda 400 yıl süren Osmanlı döneminin izleriyle karşılaşıyorsunuz. Feribotların ve deniz otobüslerinin aralarında mekik dokuduğu bu iki yer çok sayıda ortak noktaya sahip.
Geçmişin yansıdığı kültür değerleri, sosyal yaşamın yarattığı ortak algı, görgüler, adeta birlikte yaşayan zemin oluşturmuş. Farklı olan şey, dil ve bayrak...
Türkiye’deki sualtı müzesi olarak kullanılan Aziz Peter kalesinin bir benzeri Kos limanında boy vermiş olarak sizi karşılıyor.
Limanda çok sayıda Türk bandıralı tekne demirlemiş durumda... Birlikte yaşama terbiyesinin insanları ortak kent disiplini içinde bütünleştirdiğini görüyorsunuz.
Kos-Town olarak geçen ve adanın en büyük yerleşim merkezinde camiler ve kiliseler yan yana gökyüzüne uzanıyor. Tek eksik olan artık şerefelerde ezan duyulmuyor.
Sofralar kültürü öylesine ortak bir lezzet değeri oluşturmuş ki, hiç yadırgamadan aynı lezzetleri aldığınız masalarda bu tadın hakkını alıyorsunuz.
Her köşe başında dönerciler var. Dönerin ismi “gyro” olarak değişmiş. Yakında pizzacıların karşısına lahmacuncular da çıkabilirler.
Deniz ürünlerinde kullanılan isimler sizi şaşkına çevirebilir. Balık isimleri tamamen aynı: Kefal, levrek, barbunya, çipura, zargana, sinarit, uskumru ve kolyoz olarak sofralarda sizi bekliyor.
Cacık, revani, baklava, musakka, ince kıyılmış maydanozla süslenmiş fasulye pilakisi çapkın bir sahil güzeli gibi davetkâr bakıyor.
Kos deyince herkes keyfini süren bir değerlendirme alışkanlığı kazanmış. Yunanistan iflas ediyormuş diyorlar. Bu doğru olabilir.
Ama bu iflasın Kos’ta bahsi bile geçmiyor...