Bu lezzet üzerine şarkı bile yazılır!
Eski fotoğraflara bakıyorum... Terastayım. Güneş sırtımı sıvazlıyor yavaş yavaş... İstanbul'dan gitme zamanım gelmiş sanki güneş yüzüme doğrı gülüyor... Ve güneye doğru bakıyorum... Fonda müzik yok bu kez... Her şey daha farklı... Uyumam gerek... Çok geç oldu saat... Sabah uçağım var... Fotoğrafları yerlerine kaldırıp yatağa doğru gidiyorum... Uyumak ne mümkün! İçimde bir kıpırtı var... Uçak korkusu, yeni bir yeri görmenin heyecanı ve tabii ki yeni insanlarla tanışmanın kıpırtısı... Dönüyorum, uyuyamıyorum... Gece yarısını çoktan geçmiş bile... Hayal kuruyorum... Kocaman bir ovanın ortasındayım... Başaklar kaplı her yer ve bereketli topraklar... Üzerimde beyaz bir elbise, yürüyorum, ayaklarım toprağın üzerine basıyor... Kötü enerjileri atıyorum... Evet... İstanbul'dan gitme zamanı geldi...
AMİK OVASI
Ve havalimanına ulaşıyorum... Uyur uyanık bir halde yaptığım metro yolculuğu göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor... Havalimanında yeni dostlar karşılıyor bizi... Jeep ekibiyle birlikte bir maceraya çıkıyoruz... Uçak havalanıyor, kendimi uçan balonun içinde gibi hissediyorum... 1 saat 35 dakika geçmiyor... Güzel ülkemi bu kez farklı bir rotadan gökyüzünden izliyorum... Ovalar, dağlar... Kahverengi, sarı, yeşil, mavi... Binbir güzel renkler. Kaptan "Hatay Havaalanı'na iniş için alçalıyoruz" diyor... Uçak sarsılıyor, içimiz kıpırdıyor... Rüzgar var Hatay'da... Hayalini kurduğum ova tam da altımda şimdi... Amik Ovası... Eskiden Amik Gölü'ymüş buralar. Devlet Su İşleri tarafından yürütülen ve 1955 yılında başlayıp 1980 yılında tamamlanmış olan kurutma işlemi sonucunda elde edilen zirai verimi yüksek topraklar çiftçilere dağıtılarak tarıma açılmış... Ve şu anda ülkemizin en verimli alanlarından biri konumunda... Neyse, uçak döne döne iniyor alana... Küçük ama hoş bir havalimanı olduğunu söylemek mümkün. Uçaktan indiğinizde yürüyerek alana ulaşıyorsunuz. Bu da muhteşem bir his... Hengame yok, ağır ağır yürüyorsunuz alana... Çıktıktan sonra yavrular teste hazır bir biçimde bizi bekliyor... Hemen birini seçiyoruz, çok iyi araç kullanamadığım için direksiyonu çok sevgili arkadaşım Hakkı'ya devrediyorum ve seyrediyoruz İskenderun yollarına doğru...
İSKENDERUN'A GİDİŞ
Çocukluğumda, hatta beş yaşlarında şöyle bir kenarından geçtiğimiz İskenderun'u görmek açıkçası heyecanlandırıyor... Yelken Kulübü'ne gidişimizin özel bir nedeni var... Hatay'ın yöresel mezelerini tatmak! Herkes bu anı bekliyor biliyorum. Karşımızda Amanos Dağları heybetiyle duruyor... Gidiyoruz, gidiyoruz ve İskenderun'a varıyoruz...
Hatay yöresi tarihi açıdan epey doyurucu... Büyük İskender'den gelen ismiyle, heybetiyle, deniziyle İskenderun... Sahile doğru inerken aracımızın camlarını iyice açıyoruz... Akdeniz'den esen rüzgar yüzümüzü seviyor ve bize "Hoşgeldiniz" diyor... Büyük İskender’in İsos yakınlarında kazandığı zaferden sonra Alexandreia adıyla kurulan İskenderun, coğrafi konumu nedeniyle pek çok kez işgale uğramış...
OFFROAD YOLLARINDA
Romalılardan, İslam Devleti'ne, Türk-Memlük İmparatorluğu'ndan Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı İmparatorluğu'na geçmiş. Birinci Dünya Savaşı döneminde Fransızların himayesinde kalan kent, 1939'da Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına katılmış. Hem turizm hem de sanayi açısından stratejik bir noktada olan İskenderun'da hayatımda yediğim yemeklerin en güzellerini denedim... Öğle yemeğimiz biraz hafifti. Sebebi yeni Grand Cherokee için bir offroad yapılacak olmasıydı, hafif şeyler yemeliydik ki rahat rahat hareket edebilelim... Sofraya oturmadan önce çok aç olmadığımızı birbirimize fısıldadığımız arkadaşlarımızla sofrayı gördükten sonra yanıldığımızın farkına varıyoruz...
MUHTEŞEM LEZZETLER
Humus, muhammara, cevizli biberli peynir, patlıcan salatası, tarator, kekik salatası ve fırından yeni çıkmış pideler... Hepsinden tadıyoruz... Tattıkça ipin ucunu kaçırıyoruz... Ve ardından muhteşem kalamarlar ve jumbo karidesler... Ve İskenderun'un en bilindik lezzeti, kaya balığı... Balıkla aram iyi olmamasına rağmen bayıldım ben bu tada! Ve hareket zamanı, offroad'a doğru yola çıkıyoruz... Bu arada dikkatimizi çeken, her sokaktan bir motorsikletlinin çıkması. Hatta kask bile takmıyorlar. Araçlara binmeden önce uyarılıyoruz bu konuda dikkatli olmamız için...
Kafile başımız Bülent Bey bizi yönlendiriyor telsizlerimizle. Ve offroad alanına geçiyoruz... Dere yatakları, Amanosların etekleri vız geliyor. Hayatımda ilk kez offroad yapıyorum. Ne midem bulanıyor, ne sarsılıyorum. Araçlar ona göre dizayn edilmiş... Bazı engeller hazırlanmış. Önümüzdeki aracın arka tekerleği havaya kalkıyor, "Ben buradan geçemem" diyorum ama bir anda kendimi engelin içinde buluyorum. Muhteşem bir deneyim... Herkes ömründe bir kez bile olsa offroad yapmayı denemeli.
BELEN, SOĞUKOLUK, ARSUZ
Offroad bitiyor... Ama yine karnımız acıktı. Ne yesek diye düşünürken, karşımıza köylülerin dağlık alanda hazırladığı yiyecekler çıkıyor. Kömbe, biberli ekmek, gözleme... Ayranla birlikte tüketiyoruz. Bir tane değil, beşer beşer alıyoruz, ölesiye acıkmışız. Özellikle de kömbe... Hepimiz ona bayılıyoruz. Hurmalı kurabiye kömbeye biberli ekmek eşlik ediyoru... Karnımızı doyuruyoruz. Otele gidiş zamanı geliyor... Araçlarımızla yola koyuluyoruz yine...
Yolda İskenderunluların nerelere gittiğini soruyoruz, özellikle de sıcak olan yaz zamanlarında. Arsuz, Belen ve Soğukoluk yanıtı geliyor. Belen... İskenderun'a 12 kilometre uzaklıkta bir yer. Belen Nur Dağları'nın olduğu bölgede. Yazın daha serin bir yer... İlk kez Osmanlı döneminde iskâna açılmış. Bölgeden geçen Büyük Türk seyyahı Evliya Çelebi Belen yöresinden; Hava ve suyunun letafetinden halkın yüzü al-pençedir. Yalnız sokakları ve evleri gayetle dardır; diye not düşmüş... Gerçekten de öyle... Sokaklar dar... Ve Soğukoluk... Kafile başımız Bülent Bey, Uğur Dündar'ın Soğukoluk haberinden sonra Uğur Dündar olduğundan bahsediyor ve telsizlerden kahkaha sesleri yükseliyor... Soğukoluk kısmını eski Türk filmi repliklerinden hatırlamanız mümkün. Yolları dar, yazlık evlerin bulunduğu bir yer. Ve gerçekten de serin... Bir de Arsuz var. Burası da İskenderun'un turizm bölgesi. Plajları şahane. Pek çok Hataylının yazlık evi bu bölgede...
MİSAFİRE DAVUL- ZURNA
Ve otel zamanı... Bir düğüne denk geliyoruz. İlk önce otel kapısından bir davul zurna sesi yükseliyor. "Bizim için mi?" diye soruyoruz kafiledekilerle birlikte. Meğer bize değilmiş, burada düğünlerde adet gelen misafirlere davul zurna çalınmasıymış. Bu arada düğüne gelen misafirlere şerbet ikram ediliyor. Biz düğün davetlisi değiliz ama şerbetlerden tadıyoruz. İçimi gayet keyifli... Halay eşliğinde otelimizdeki odalarımıza yerleşiyoruz...
GELSİN TEPSİ KEBABI, GİTSİN HUMUS
Burası çok ilginç. 2 saatte bir yemek yememize rağmen acıktırıyor. O kadar kömbeyi mideye indirdik ama herkes odasından "Acıktım" naralarıyla restorana yönleniyor. İşte bu noktada durmak gerek! Çünkü Hatay yemekleriyle ilk karşılaşmamız! Mezeler gidiyor, kağıt kebabı geliyor. Kağıt kebabı gidiyor, tepsi kebabı geliyor. O da gidiyor, mantarlı tavuk güveç geliyor... Ben hayatımda bu kadar güzel yemek yediğimi anımsamıyorum. Baharatları ilginç. Mesela mücveri... Bizim buralarda yassı şekilde yapılır, kızartılır... Burada top şeklinde, rengi daha esmer ama tadı şahane! Cevizli biberle birlikte mücverleri tadıyoruz... Tepsi kebabı ve patlıcan salatası muhteşem bir uyum içerisinde. Humusun tadını anlatamam. Nohut, tahin, sarımsak, limon, zeytinyağı bu kadar mı uyumlu olur?
KÜNEFE EFSANESİ
Ama herkesin aklı tek bir şeye takılmış durumda! Künefe nerede? Gece boyunca künefe bekliyoruz. Garsonlar çerez getiriyor, meyve getiriyor ama künefe bir türlü gelmiyor! Bir ara editör arkadaşım Seren'e doğru dönüp "Künefe nerede?" diye soruyorum. "Hadi gelsin" diyor. Künesen de künemesen de, künefe diye şarkı bile yazıyoruz ama hala yok. Bir ara garsonların elinde tabaklar görüyoruz, heyecanla "Künefe" diyorum, Seren çığlığı basıyor, "Nerede?" diye. Ama yanılmışız, tabaklarda yine çerezler var... Ve bir kalabalık geliyor. Ellerinde iki tepsi ve koca bir kazan... Bir masa kuruluyor, gözlerimi ovuşturuyorum. Evet! Künefeyle karşı karşıyayız! Fırından çıkan künefe, yanında şiresi ve kaymağı... Hemen servis ediliyor ve anında bitiyor... Tabağı silip süpürüyoruz. Hamur tatlılarını sevmesek de bu künefeyi çok seviyoruz. O kadar hafif ki ağzınızda eriyor. Neden künefenin Hatay'da yendiğini şimdi daha anlıyorum...
Künefeyi de yedikten sonra uyku zamanı geliyor... Yorulmuşuz... Hatay'ın içini gezme olayımız yarına kalıyor... Bakalım bizi Hatay'da nasıl maceralar bekliyor... Uykuya dalıyoruz...