"Hemlock Grove" film olsaydı kim yönetirdi?
Arzu Çevikalp, "Hemlock Grove" hakkında yazdı…
ARZU ÇEVİKALP/ acevikalp@haberturk.com
Kana susayan yaratıklar, sinemanın olmazsa olmazlarındandır. Bazıları iyi kalpli, bazıları da kötü kalplidir. Yaratık olduklarından dolayı utanan iyi kalpli yaratıklar, insanlara yardım etmek için çabalarlar, kötü kalpli yaratıklar ise doğaları gereği kötülüklerini konuştururlar. Hatta çoğu zaman insanlıklarını bile kapatırlar. Tabi şunu da unutmamak gerek; onlar, insan görünümlü yaratıklardır. Bir zamanlar insan olan bu yaratıklar, öfkeleri uğruna terör estirirler adeta… Kurunun yanında, yaşı da yakarlar. Mitolojiye yüzümü dönecek olduğumuzda, çok değişik türlerinin var olduğunu görürüz. Bunların en önemlileri Yunan mitolojisinden doğan upirlerdir.
Yunan vampir efsanelerinin gelişiminde; Slavlar büyük rol oynar. Kâbuslarımızı yöneten ve halk efsanelerinin kaynağı haline gelen vampirler, Batı Avrupa, Amerika, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Rusya, Ukrayna, Bosna, Bulgaristan, Beyaz Rusya, Hırvatistan, Karadağ ve Sırbistan gibi ülkelerde büyük etki yaratmışlardır. Katlanarak çoğalan vampir efsanelerinin dayanak noktası, hiç şüphesiz vampirler yani, nam-ı diğer upirlerdir. Upirler vampirlerin atası gibidir. Modern çağdaki vampirlerden biraz farklılardır. Şöyle ki; upirler, yeni ölmüş kişilerin, çürümeye başlayan cesetlerinin hayata dönmüş halleridir. İki kalbi ve iki ruhu olan upirler; önce kurbanlarını boğarak nefessiz bırakırlar sonra da kanlarını emerler. Bunun haricinde ise upirler, ölümcül bir hastalık yayarlar ve simsiyah gözleriyle kurbanını bir bakışta devirirler.
Rivayete göre; günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırları içerisinde bulunan Bohemya’nın bir köyünde yaşayan köylüler, upir olduğundan şüphelendikleri bir cesede kazık saplamışlar. Korkunç yaratık, kahkaha atmaya başlamış ve cesedini rahatsız eden köpekleri kovmak için köylülere teşekkür etmiş. Şaşkına dönen köylüler ise vampir olduğuna inandıkları cesedi tamamen yakıp, sonsuza dek mezara gömmüşler.
TİM BURTON’DAN İZLER…
Hazır upirlikten bahsetmişken, konuyu açalım hemen. Brian Mc Greevy’nin yazdığı romandan uyarlanan “Hemlock Grove” dizisi ağırlıklı olarak upirleri temel alıyor. Upirlerle beraber, kurt adamlara ve yaratıklara da formlar kazandırıyor. Alışılmışın dışında bir vampir ve kurt adam hikâyesi yaratan Mc Greevy’nin, Tim Burton ile bağlantı kurduğu aşikâr. Gotik-korku türünü pekiştiren Mc Greevy, uç noktalar arasında gidip gelen karakterlerin karanlık dünyalarına dalarken, onları tamamıyla korkularından arındırıyor. O kadar korkusuzlar ki, ne yapacakları hiç belli olmuyor. Yaratıkları, upirleri ve kurt adamları hikâyenin merkezine doğru yönlendiren Mc Greevy, karakterlerini ürkütücü metaforlarla besliyor ve sıradışı olmanın kurallarını ortaya koyuyor. Yaratıklara Frankenstein-vari bir görünüm kazandıran Mc Greevy, aslında onların içlerinde bir şeytan yatmadığını, aksine çok iyi niyetli olduklarını her koşulda dile getiriyor.
Herkesin bildiği doğaüstü varlıkların yaşantılarını tersten okumamıza olanak sağlayan Greevy; psikolojiyi, edebiyatı, mitolojiyi, sanatı, estetiği ve bilimi aynı kaba sığdırıyor sanki… Greevy’nin beslendiği alan bu kadar geniş olunca, ortaya uçuk bir hikâye çıkıyor. Puslu görüntülerle distopik bir hava yaratmaya çalışan Greevy, bilimin bile çözemediği olayları seyirciye göstermekte çekinmiyor, hatta bilimin yıkıcı etkisini tartışıyor. Başarısızlıklarla, egoyu ilişkilendiren Greevy, insanoğlunun çok doyumsuz olduğunu ve bu doyumsuzluğun sebebinin de yanılsamalar olduğunu ortaya koyuyor.
HAYAL KIRIKLIKLARI VE DOSTLUK…
Ne istediğini tam olarak kestiremeyen cool karakterleri, tek bir noktada kesiştiren Greevy onların birbirlerine tutunmaları için kendince trükler uyguluyor. Karakterleri tam olarak tanıyamıyoruz. Sanki karakterler eski çağdan kopup gelmişler. Ayak bastıkları dünyaya hiç bir şekilde adapte olamıyorlar. Hayal kırıklıkları onların en önemli çıkış noktası. Zaten hayal kırıklığı yaşadıkları için de birbirlerine tutunuyorlar. Özellikle de kurt adam karakteri!
Geldik kurt adamın işleniş kısmına… Kurt adama dönüşme sahnesini ve kurt adamın yaşadığı ıstırabı net bir şekilde gösteren Greevy, tüyler ürperten müzikleriyle tüm detayları seyirciye aktarıyor. Kurt adama dönüşme sahnesi önceki emsallerinden çok sert, çünkü karakterin alter egosu ile bağlantı kuruyor. Bunu şu şekilde açalım; insan bedeni kurda dönüşürken, alter ego yönetimi elden bırakıyor. Kurt; burada insan bedeninin içinden çıkarak, kendi kendini doğuruyor ve diğer bir okumayla kurt, idin etrafındaki engelleri aşarak kendini serbest bırakıyor. Görüldüğü üzere, konsept aynı ama işleniş ve ele alınış biçimi farklı.
UPİR VE KURT ADAM ARKADAŞLIĞI…
Sömürülen ergen psikolojisi ve ucuz romantizm üzerine kurulu olmayan “Hemlock Grove”, 80’li yıllardan fırlayan karakterleriyle vintage bir atmosfer oluşturuyor, ‘pastel vintage’ renklerle donatılan sahneler ise, retromodern bir görsellik katıyor diziye. Özellikle; arkadaşlığa, kimlik arayışlarına ve bunalımlara yer veren Greevy, hikâyeyi yavaş yavaş geliştiriyor ve hikâyeye bol bol ivme kazandırıyor. Bir sonraki sahnede ne olacağını kestirmek oldukça zor… Upir ve kurt adam arasındaki dostluğa eğilen ve olay örgüsünü sadece fantastik öğelere dayandırmayan Greevy, derin bir analiz yapıyor. Upir karakterinin, zarar verme takıntısı, ben canavarım diye haykırması bu derin analizin en büyük parçasını oluşturuyor. Peki, ya kurt adamın kimseyi incitemiyor oluşuna ne demeli? İki dünya arasında saplanıp kalan upir ve kurt adam, dünyevi sorunlarla mücadele etmek yerine kendi kabuklarına çekiliyor. Buradan çıkan sonuç ise şu: aslında her ikisi de olmak istemediği kişileri temsil ediyorlar.
DAVİD LYNCH ÇEKSE NE GÜZEL OLURDU…
Klişelerden nefret eden Greevy, aklına gelen her şeyi yazmayı sevdiği için, hikâyesini çok yönlü tutuyor. Dört koldan bastıran karakterlerin maceralarını pörtlemiş gözlerle izliyor oluşumuz, bizi daha da meraklandırıyor. Sorular ve cevaplar yakamızı bırakmıyor hiç… Toplumdan soyutlanan ve kendi âlemlerinde yaşayan karakterler, kafalarını o kadar gömmüşler ki yalnızlıklarına, olan bitenden bihaberler…
Bu noktada aklımıza direk David Lynch geldi. David Lynch de tuhaf gözüken ama kendi dünyalarında yaşayan karakterlerin sorunlarını ele alır. Ama David Lynch, Greevy gibi vintage bir ortam oluşturmaz. Eğer “Hemlock Grove” film olsaydı ve David Lynch çekseydi ne güzel olurdu öyle değil mi? Eminiz ki Lynch çok doğru bir isim olurdu. “Hemlock Grove”un film olması zaten sürpriz olmaz. Dizi ne de olsa film tadında. Tıpkı “Hemlock Grove” gibi upirliği ön plana alan “Upír z Feratu” (Ferat Vampire, 1982) filmi, Doktor Marek’in hemşiresinin, Ferat isimli bir araba manifaturacısıyla kontrat imzalamasını konu alıyor. Doktor Marek, hemşiresinin kendinden gizli iş çevirmesine bir hayli içerler. Çünkü araba manifaturacısı aslında bir rallicidir. Zavallı Doktor, etrafındakileri o arabaların insan kanıyla çalıştığına inandırmaya çalışmak zorunda kalır. Acaba bu işe yarayacak mıdır?
“TWİN PEAKS” KADAR ÜRKÜTÜCÜ!
Genel itibariyle; şu ana kadar yapılmış çok az upir filmi var. Aslında tema oldukça ilgi çekici, sonuçta aynı temaları farklı açılardan seyrediyoruz. Fantastik-korku sineması için artık değişiklik zamanı! Mitolojinin derin bir kuyu olduğunu hepimiz biliyoruz, bu sebeple elimizi mitolojinin ve hayal gücümüzün en ücra köşelerine doğru atalım ki, sıradışı olanı çekip çıkaralım oradan. Zamanında David Lynch, “Twin Peaks” (İkiz Tepeler, 1990-1991) dizisiyle bunu başarmıştı.
Netice itibariyle; “Twin Peaks”e benzerliğiyle bilinen “Hemlock Grove” tüyler ürpertici sahneleriyle frenetikliğin sınırlarını çiziyor ve çizerken de bir hayli korkutuyor. Labirent oyunlarıyla izleyicinin ilgisini canlı tutan “Hemlock Grove”, ters köşeye yatırdığı hikâyesiyle farklı olanı ayırt etmemizi istiyor. Hollywood’un ünlü yapımcılarından biri olan Eli Roth’un parmağı olan “Hemlock Grove”, karanlığı sevenler için ideal bir seçim olmasının yanı sıra, upirler hakkında değişik bilgiler veriyor. Karışık bir meze kıvamında olan “Hemlock Grove” tuhaflığın resmini çeken bir fotoğraf makinası sanki…